Meşveret ve Şura

Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır.

 

Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. 

وَ اَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet-i kerîmesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet, nasıl ki nev-i beşerdeki “telahuk-u efkâr” unvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi en büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.

Asya Kıtası’nın ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır. Yani nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıtalar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki üç yüz belki dört yüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir ki o hürriyet-i şer’iye, âdab-ı şer’iye ile süslenip Garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır.

İmandan gelen hürriyet-i şer’iye, iki esası emreder:

اَنْ لَا يُذَلِّلَ وَ لَا يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لَا يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ

لَا يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ ۞ نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ

Yani iman bunu iktiza ediyor ki tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi –Allah’tan başka– kendinize Rab yapmayınız! Yani Allah’ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer’iye; Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hâssasıdır.

فَلْيَحْيَا الصِّدْقُ وَلَا عَاشَ الْيَاْسُ فَلْتَدُمِ الْمُحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورٰى

وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى

Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûra kuvvet bulsun! Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese tabi olanlara olsun. Selâm ve selâmet hüdaya tabi olanlar üstüne olsun, âmin!

Eğer denilse: Neden şûraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin hususan Asya’nın hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkisi nasıl o şûra ile olabilir?

Elcevap: Nur’un Yirmi Birinci Lem’a-i İhlas’ında izah edildiği gibi haklı şûra; ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden üç elif, yüz on bir olduğu gibi ihlas ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor.

Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûra-yı şer’î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.

(Hutbe-i Şamiye s. 60-63)

Üstadımız meşveret ve şûraya çok büyük ehemmiyet vermiş. Eski Said zamanında, içtimaiyatla ve siyasetle yakından alâkadar olduğu o dönemde, içtimai ve siyasi geniş dairelerde Meşrutiyet-i meşruaya yani Şeriat dairesinde meşveretin tesisine çalışmıştır.

Meşrutiyetin Osmanlı’nın ve Asya’nın bahtının miftahı olacağını ümit etmiş ve o ümitle ehl-i imanı teşvik etmiş ve eski eserlerinde bu konuda çok tahşidat yapmıştır. Fakat o geniş dairede yeni bir istibdat ve süfyaniyet cereyanı yüz sene o ümidi tehire sebeb olmuş; hürriyet-i şer’iyenin tesisini engellemiştir. Fakat hiçbir hadise Üstadımızı ümitsizliğe ve inkisar-ı hayale düçar edememiş; daima esasatı muhafaza ederek gaye ve maksadına doğru aynı istikamette devam etmiştir.

Yeni Said döneminde de Meşveret ve Şûranın tesisi için –küçük dar dairede de olsa– istişare heyetlerinin tezahürünü intizar etmiş ve teşviklerde bulunmuştur. Mesela, daha Barla döneminde Hulusi, Sabri , Sıddık Süleyman, Bekir Ağa veya Bekir Bey gibi ve onları takiben Hüsrev, Hafız Ali, Rüştü ve Re’fet gibi rükünler hizmeti omuzlamış ve Üstadımızın nezaretinde bir heyet haline gelmeye başlamıştır.

İlk muhatapların bu nuranî vaziyeti Gavs-ı Azam’ın işareti ile daha da tebarüz etmiş:

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى

İlm-i cifir ile manası: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlas-ı tammı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin Said olduğu gibi maişette de mesud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş.”

Evet lillahi’l-hamd, Gavs’ın sarahat derecesinde ihbar ettiği hal vuku bulmuştur. Gavs-ı A’zam “Said” namıyla tesmiye ettiği müridinin tarihçe-i hayatında en mühim noktaları beyan etmekle beraber, ilm-i cifir esrarıyla sekiz dokuz cihette Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mana-yı zahirîsi ile maânî-i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla, dokuz vecihteki işaretler birbirini teyid ettiğinden sarahat derecesine çıkmış.

(Sikke-i Gaybi s.152)

Eskişehir Hapsinden sonra Kastamonu’da yine Risale-i Nur’a sahib ve naşir konumunda bir heyeti ısrarla teşvik etmiş, aralarındaki uhuvveti kuvvetlendirici mektuplarla onları teyid ve aldıkları kararları tasvib ve bazen de tekmil edici olmuştur. Mesela:

Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim!

Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki bu acib zamanda sizin gibi hâlis, muhlis, mahviyetli, fedakâr kardeşleri bize ihsan eylemiş.

Bu defa Hüsrev’in, Hâfız Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın, Küçük Ali’nin birbirine hitaben yazdıkları dört mektuplarını okudum. En derin kalbimde bir sürur, bir hiss-i şükran, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymettar kardeşlerimin ne derece âlîhimmet ve yüksek ruhlu, Risale-i Nur hizmetinde ne derece fedakâr olduklarını anladım. Ve Risale-i Nur böyle kuvvetli ve hâlis ellere tevdi edildiğinden bize kat’î kanaat verdi ki Risale-i Nur mağlup olmayacak. Bu kuvvetli tesanüd, onu daima yaşattırıp parlattıracak.

Evet, kardeşlerim! Sizler, ihlas sırrını tam muhafaza ediyorsunuz. Bu kadar esbab-ı tefrika içinde vahdetinizi muhafaza, hakikaten bir hârikadır.

Hâfız Ali’nin hakikaten müstesna bir mahviyet ve tevazuu içinde ihlası ve fena fi’l-ihvan düsturunu muhafaza etmesi ve Hüsrev’in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hâfız Ali gibi yüksek ihlası ve mahviyeti; Hâfız Mustafa’nın hizmet-i Nuriyede büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadakati ve fedakârane teslimiyeti ve hem Abdurrahman hem Lütfü hem Hâfız Ali manasını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali, Risale-i Nur hizmetini dünyada her şeye tercihen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilafa karşı kuvvetli mukavemeti bulunduğunu bu dört mektubunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, meselede alâkadar kahraman Tahirî ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakikatte ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şüphe etmiyoruz.

Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan, hakiki bir tesanüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi, altı yüz belki altı bin kıymet-i maneviyeyi alıyor diye Cenab-ı Hakk’a Risale-i Nur hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrik ediyoruz.

(Kastamonu Lahikası s. 241)

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu defa Hâfız Ali’nin mektubunda büyük bir beşaret hissettik ki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ımızı tabedilecek esbab var, maniler yok. Madem mübarek Hüsrev geldi; en birinci hak, bu meselede onundur. Ve madem iki Ali ile Tahirî, Hâfız Mustafa, hârika tesanüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risale-i Nur talebelerini sevindiren ve ehl-i imanı memnun ve minnettar eden meydandaki hizmetleriyle ve kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadakatiyle, Hüsrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymettar hizmet-i Kur’aniyeye kemal-i tesanüdle çalışmak lâzımdır.

Sakın, dikkat ediniz! İhtilaf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinizden ehl-i dalalet istifade edip birbirinizi tenkit ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer’iye ile reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz. İhlas Risalesi’nin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilaf, bu vakitte Risale-i Nur’a büyük bir zarar verebilir.

Hattâ sizden saklamam, işte şimdi Feyzi de Emin de biliyorlar ki mabeyninizde gayet ehemmiyetsiz bir tenkit, bize burada zarar veriyor gibi size, hiç bilmediğim halde, bu noktaya dair iki mektup yazdım ve ruhen çok endişe ediyordum. “Acaba yeni bir taarruz mu var?” diye muzdarip idim.

(Kastamonu Lahikası s.237)

Bu havalide dahi belki çok yerler de sizin faaliyetinizden şevke gelip Risale-i Nur ziyade tevessü ettiğinden ehl-i dünyayı düşündürüyor, nazar-ı dikkati celbettiriyor. Bazı ufak tefek ilişmek de ondan ileri geliyor.

İhtiyat her vakit olduğu gibi yine lâzımdır. Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh iki defa “sırran tenevverat” demesi, Risale-i Nur perde altında tenevvür ve tenvir eder diye işaret ediyor.

Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zaten mabeyninizde samimi tesanüd ve meşveret-i şer’iye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İçinizdeki şahs-ı manevînin fikrini, o meşveretle bildirir.

(Kastamonu Lahikası s. 130)

Kahraman Tahirî ve Hâfız Mustafa’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbirleri isabetlidir, haktır. Nur Fabrikasının divanında verdiğiniz kararlar, ne olursa kabulümüzdür.

(Kastamonu Lahikası s.209)

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Nur Fabrikasının sahibi ile kahraman Tahirî bizi gayet mesrur eden müjdeler veriyorlar hem bazı meseleleri soruyorlar. Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münasip gördüğü tarzlar, benim reyimin fevkinde inşâallah isabet ederler. Madem benim reyimi de almak istiyorlar. Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhalif yeni hurufa, Risale-i Nur’un bir nevi müsaadesi hükmüne geçtiği için lâzım değil. Sizler, el makinesiyle yazdığınız miktar yeter. Zaten Nazif de el makinesiyle bir derece çalışıyor. Tashihine çok dikkat etmek lâzım.

(Kastamonu Lahikası s.222)

O (Risale-i Nur) bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir.” deyip nefsinizi susturunuz.

Medar-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız, herkes bir meşrepte olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak, şimdi elzemdir.

(Kastamonu Lahikası s.234)

Emirdağ hayatında:

وَ شَاوِرْهُمْ فِى الْاَمْرِ  emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtacım.

(Emirdağ Lahikası-1 s.24)

demek suretiyle meşveret tarzını ders vermekte ve bir kısım talebelerini meşverette muhatab aldığını ihsas etmektedir. Emirdağ Lahikası-1 136. Sayfadaki, yazdığı vasiyetname ile bu meşveretlerde kimleri muhatab aldığını göstermiştir.

Afyon hapsinde de bir mektubunda:

Aziz, sıddık kardeşlerim!

İki ehemmiyetli sebep ve bir kuvvetli ihtara binaen ben bütün vazife-i müdafaatı buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarına bırakmaya kalben mecbur oldum. Hususan (H,R,T,F,S) (*)

(*): Hüsrev, Re’fet, Tahir, Feyzi, Sabri

(Şuâlar s.492)

Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tahirî, Sungur, Ceylan, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum.

Şimdi Risale-i Nur’un satılan nüshalarının sermayesi, Risale-i Nur’un malıdır. Said de bir hizmetkârdır, hayatta tayinini alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın göründü. Ben de altı vilayette bulunan elli altmış talebeyi iki üç sene Nur sermayesinden tayinini vermek kat’î niyet ederken, belki bazılarını bazı maniler onları talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi vasiyetimi yazdım.

Said Nursî

(Emirdağ Lahikası-2 s.233)

Ben yanımdaki vasiyetnamemdeki evlat kabul ettiğim küçük evlatları tevkil ediyorum. Onlarla konuşanı, benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Kardeşiniz

Said Nursî

(Emirdağ Lahikası -2 s.227)

Hülasa olarak diyebiliriz ki: Üstadımız Risale-i Nur’un telif vazifesini ifa etmiş… Hizmet-i Nuriyede hususen umumi meselelerde veya tab ve neşir gibi mevzularda veya medar-ı niza olabilecek meselelerin hallinde, istikamet ve tedbir için Risale-i Nur’un erkanlarından ve haslarından bir heyetin en mühim bir vazife olarak şûra manasını ifa etmesini arzulamıştır. Bu vazifeyi vasiyetnamelerde ismi geçen zatlar bu güne kadar bihakkın ifa etmeye çalışmışlar ve devam etmektedirler ve inşâallah ila nihaye o vasiyet ve mektuplardaki vasıfları taşıyan mübarek Nur talebeleri

“Bu zamanda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet-i fikirle taassuptan âzade olmakla tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur.”

kaidesi ile tam mütesanid heyetler halinde bu vazifeyi devam ettireceklerdir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir