Din ve Şeriat Noktasından Demokrasi

  • DEMOKRASİ VE ŞERİAT 

Demokrasi ile Şeriat kabil-i imtizaç mıdır? Aralarında esasta ne gibi farklılıklar vardır? İslamiyet’e inanmış sadakatli bir Müslüman, ciddi bir Mü’min veya hakiki bir Nur Talebesi; ben demokrat bir Müslümanım, demokrat bir Mü’minim, demokrat bir Nur Talebesiyim diyebilir mi? Ve dinin, yani Şeriat’ın menşe’i nedir? Demokrasi’nin menşe’leri nelerdir? Gibi suallerin cevaplarını Risale-i Nur’dan bulmaya çalışacağız.

1 – Demokrasi ve Şeriat’ın menşe’i nedir? 

Evvela: Demokrasinin temel esaslar nedir diye soralım?  

Cevap: Demokrasinin en birinci prensibi: halkın egemenliğidir. Halk idarecilerini kendi seçer. Yönetim prensiplerini ve kanunlarını kendisi yapar. Vatandaş seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Her zamanda yönetim üzerinde katılımcı vasfı ile söz sahibi olmaya çalışır. Çoğulculuk prensibine göre her kesim ve herkes kendini ifade edebilir. Gelişmiş bir demokraside hoşgörü esastır. Farklı görüş ve kesimler birbirine saygılı olması beklenir. Çoğunluk partisi iktidar olur. Diğerleri muhalefeti temsil eder. Hukukun üstünlüğü esastır. Kuvvetler ayrılığı vardır. Particilik demokrasilerin vazgeçilmezlerindendir. Bir kısım demokrasilerde laiklik prensibi öne çıkar.  

Din ve Şeriat ise: Cenab-ı Hakk’ın emir ve nehiylerinin tebliğ makamı olan peygamberlik makamına yani risalete istinad eder. Risalet vahye dayanır. Resuller risalet itibariyle Cenab-ı Hakk’ın tercümanıdır, elçisidir. Şeriat semaviyedir. Hatta ictihadat-ı Şer’iye dahi onun ahkam-ı mesturesini izhar ettiğinden semaviyedirler. Dinde semavi olan, vahye istinad eden kanunlar hiçbir şekilde teğayyür etmez. Halkın istemesi ile onlar değişmez. Şartları uygun olan, liyakatli idareciyi seçme ve seçilme de Hulefa-i Raşidin’in seçilme şekli olan biat usulü, şimdiki seçim sistemine oldukça yakın bir sistemdir. Kısa ve öz olarak Lemeat’ta şöyle ifade edilmiş: 

“O dehâ ile bu hüda menşe’leri ayrıdır. Hüda semadan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüda kalbde işliyor, dimağı da işletir. Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, taneleri sümbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.” 

2 – Demokrasi ve Şeriat imtizaç edebilir mi?

Evvela: Şeriat’taki ilahi hidayet, istiğna ve istiklâliyet hassasıyla mümtaz olduğundan hiçbir cihette felsefenin çürük mallarını ve kıymetlerini kendi defterine kaydetmez. Dinin aslında mevcut ve yine din-i haktan alınmış olan adalet ve meşveret, şura, adalette eşitlik, hürriyet (hürriyet-i şer’iyye) gibi demokrasinin mühim esasları, kendi ölçüleri içerisinde, yani felsefenin karışmış olan yanlışlıkları bir tarafa bırakılırsa, güzel yönleriyle İslamiyet’te ve semavi dinlerin özünde tamamıyla vardır.  

“Nev’-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve Nebiler elindedir. Dalalet, şerr ve hasaret; onun muhalifindedir.” (Lem’alar sh.127) 

Felsefenin; Yunan ve Roma felsefesinin dehasının mahsulü olan şimdiki demokrasi sisteminin Kuran medeniyeti ile ve Şeriat-ı İslâmiye ile imtizaç edemeyeceğini izah eden Lemeattan bir parça: 

“Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev’emdi, biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti. 

Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi, medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı. 

Herbiri istiklalini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el-ân âdeta o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş, Alman Fransız oldu. 

Güya bir nevi tenasüh başlarından geçmişti. Ey birader-i misalî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti 

Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Madem onlar tev’emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü. 

Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki aslı, hem madeni, matlaı başka çeşit olmuştu. Kur’anda olan nuru, Şeriat hidayeti 

Şu medeniyetin ruhu olan Roma dehâsı, birbiriyle barışır hem mezc-u ittihadı. 

O dehâ ile bu hüda menşe’leri ayrıdır: Hüda semadan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüda kalbde işliyor, dimağı da işletir. 

Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır. 

İstidad-ı kemali birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîma ediyor insan-ı himmetperver. 

Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsanî neşvünema buluyor. 

Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmasını beşerde gösteriyor. Hüda, hayateyne saadet veriyor. Dâreyne ziya neşrediyor. insanı yükseltiyor. 

Deccal-misal dehâ-yı a’ver, bir dâr ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünyaperver. İnsanı yapar birer canavar. 

Evet dehâ, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüda, şuurlu san’atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüda, şükran nurunu serper. 

Bu sırdandır: Dehâ, a’ma-i asamm; hüda, semî-i basîr. Dehânın nazarında, zemindeki nimetler sahibsiz ganîmettir. (Sözler sh.714)  

  • Şimdi Demokrasi ile Şeriat’ın bazı prensiblerine bir atf-ı nazar edelim.

1 – LÂİKLİK 

Felsefeci medeniyetin ve demokrasisinin mühim bir esası laikliktir. Laiklik ise ta’rif ve tavsifler farklı olmakla beraber din’i nazara almaz. Dinsiz bir hayat tarzını veya dinsiz yönetim sistemini halka dayatır. Bilhassa bizdeki Kemalist laikçiler uzun seneler böyle bir hayat tarzını, bu mübarek millete istibdatın en yoğun şekli olarak dayattılar ve yaşattılar. Bilemediler ki: 

 ‘’Din ile hayat kabil-i tefrik olduğunu zannedenler felâkete sebeptirler  

 Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti. 

 Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi, 

 Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat’iyye bize bunu gösterdi. 

 Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı… 

 Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi 

 Milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi…’’ (Sözler sh.717)

2 – MİZAN-I ŞERİAT 

Şeriat ve din her şeyi Kuran’ın ve Sünnet’in ölçüleri ile değerlendirir. Kuran’ın bu zamanda talebesi ve mücehhez muallimi Bediüzzaman Hazretleri de her meseleyi mizan-ı Şeriatle ölçer, mesela:  

‘’31 Mart Hâdisesinde Divan-ı Harb-i Örfî’de dedim ki: 

 – Ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı Şeriatla müvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.’’ (Tarihçe i Hayat sh.61) 

Divan-ı Harb’de bana da sual ettiler: “Sen de Şeriat istemişsin?” 

 Dedim: Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zira Şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil. (Tarihçe i Hayat sh.62) 

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi hazretleri meşrutiyeti, Meşrutiyet-i meşru’a olarak alkışlar. Padişah’ı “Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse Halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.” der ve reddeder. 

Cumhuriyeti – Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem Halife hem Reis-i Cumhur idi – diye din ve Şeriat namına takdir eder. Hürriyeti; hürriyet i şer’iyye olarak sınırlarını tayin eder.  

Demek Kur’an ve Kur’an hesabına ders veren Risale-i Nur, herbir meseleyi mizan-ı Şeriata havale eder ve öylece ders verir. Particilik, fırkacılık konusunda maksadda ittifak edememenin vereceği vahim neticelere dikkati çeker.  

“İslâmiyet’in pek çok kanun-u esasîsinden birisi: وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz. “ diye tafsilen ders verir.

3 – DELÂIL-İ ŞER’İYE 

‘’Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ülema ve talebeye hitaben müteaddid nutuklar ile Şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın, Şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki:  

سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla; Şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin. 

Herhangi bir nutuk îrad ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, bürhan ile isbata hazırım. Ve dedim ki: “Asıl Şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşruadır.” Demek meşrutiyeti, delail-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi, taklidî ve hilaf-ı Şeriat telakki etmedim. Ve Şeriatı rüşvet vermedim.’’ (Tarihçe-i Hayat sh.64) 

4 – PADİŞAH 

‘’İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.’’ (Tarihçe-i Hayat sh.64)  

5 – MEŞRUTİYET’İN MEŞRUİYETİ 

‘’…meşrutiyet’i herkesten ziyade Şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdad tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmiinde meb’usana hitaben feryad ettim. Ve söyledim ki: Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı ile telakki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdad, pis eliyle o mübareki ağrazına siper etmekle lekedar etmesin.  

Hakaik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihracı mümkün olduğunu dava ettim. ‘’(Tarihçe i Hayat sh.65) 

6 – CUMHURİYET 

Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanaat ediyordu. 

 - Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde: 

 - Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için cumhuriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur… 

(Haşiye): 1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?” sualine cevaben: Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder, diyerek yukarıda zikredilen “Karınca hâdisesini” anlatır ve şöyle der: 

Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahabe-i Kiram’a elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.  (Tarihçe-i hayat sh.40) 

7 – HÜRRİYET’İN SINIRLARI 

‘’Hürriyeti, âdâb-ı Şeriatla takyid ediniz. Zira cahil efrad ve avam-ı nâs kayıdsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsız olur.’’ (Tarihçe-i Hayat sh.65) 

S – Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir? 

C – Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira nazenin hürriyet, âdâb-ı Şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır. 

  • Hürriyet-i umumî, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır.  
  • Hürriyetin şe’ni odur ki: Ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın. 

Fakat ey göçerler! Sizde olan yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemut ve vahşetle âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vakıâ, şu bîçare vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, ruhun maşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki: Saadet-saray-ı medeniyette oturmuş ve marifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir. 

 …. 

S – Nasıl, hürriyet imanın hâssasıdır? 

C – Zira rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat’a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi, o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet… (Tarihçe-i Hayat sh.82; Münazarat’tan)  

8 – ADALET VE MÜSAVAT 

‘’Adalet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. ‘’(Tarihçe-i Hayat sh.65) 

Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

C – Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir Şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden men’etse; nasıl benî-Âdemin hukukunu ihmal eder? Kellâ… Biz imtisal etmedik. Evet İmam-ı Ali’nin (R.A.) âdi bir Yahudi ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyübî’nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.

Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte; millet-i İslâmiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi’ edip, bini kazanan zarar etmez. (Tarihçe-i Hayat sh.83) 

9 – MÜSAVAT-I MUTLAKA PRENSİBİ FITRATA ZITTIR 

Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev’-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren “müsavat-ı hukuk” mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdad ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim. 

Fakat nev’-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakîm, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür. 

İşte o sırr-ı azîmdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev’ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvalarına, latifelerine, duygularına hadd konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidad verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir. 

İşte nev’-i insanın tenevvüünün en mühim mayesi ve zenbereği; müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün: 

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hürriyet; 

Çalış idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim: 

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hakikat; 

Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Veyahut: 

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı fazilet; 

Çalış vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten. 

Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhâssa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. “Lillahilhamd” bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dava etmiyorum. Fakat nimet-i İlahiyeyi tahdis suretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki: 

Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur’aniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlahîyi bütün hayatımda “Lillahilhamd” tevfik-i İlahî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarfederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi; ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi, mühim bir sırra binaen benim menfurumdur; onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zayi’ ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u beğenmelerine bir emare biliyorum, onları küstürmüyorum. ( Lem’alar sh.172) 

10 – PARTİCİLİK 

Dediler: 

 - Fırkacılık lâzım-ı meşrutiyettir. 

Dedim: 

– Bizdekilerde hutut-u efkâr, telaki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen gittiğinden nokta-i telaki vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücud, adem gibi; birinin vücudu ötekinin ademini ister. 

İnad bazen müfrit fırka mutaassıblara, dalal ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lanet eder. Sû’-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla dûrbînin iki tarafı gibi leh aleyhtar, vâhî emareyi bürhan, bürhanı vâhî emare görür. İşte şu zulümdür اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sırrını gösterir. Zira hayvanın aksine olarak kuva ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiş, meyl-i zulüm hadsizdir. Lâsiyyema enenin eşkâl-i habisesi olan hodgamlık, hodfikirlik, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad o meyle inzimam etse, öyle ekber-ül kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir. 

Meselâ: Birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-i evsaf-ı masume olan şahsına, hattâ ehibbasına, hattâ meslekdaşına zulmünü teşmil eder, وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ya karşı temerrüd eder. 

Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakim bir hilafıyla bir kerre demiş: İslâm mağlub olacak, kalbi parçalanacak. Sırf o müraî ruhtan gelen, yalancı fikirden çıkan meş’um sözünü doğru göstermek için; İslâm mağlubiyetini, İslâm perişaniyetini arzu eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur. İşte şu alkışı ve gaddar telezzüzüdür ki, mecruh İslâm’ı müşkil mevkide bırakmış. Zira hançerini İslâm’ın ciğerine saplamış olan hasım, “Sükût et.” demiyor. “Alkışla, mütelezziz ol, beni sev!” diyor, onları misal gösteriyor. 

İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mizan tartabilir.  وَ قِسْ عَلَيْهَا. (Sünühat sh.57) 

Particilik Konusunda Adnan Menderes’e Üstad’ın İkazı:

Gayet kısa birkaç esası, İslâmiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyan ediyorum: 

Birincisi: 

İslâmiyet’in pek çok kanun-u esasîsinden birisi: 

وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik tarafdarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil’misile mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur. 

Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır

Hem emniyetin ve asayişin temel taşı, yine bu kanun-u esasîden geliyor: 

Meselâ: Bir hanede veya bir gemide bir masum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve asayiş düstur-u esasîsi ile o masumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım; tâ ki masum çıkıncaya kadar

İşte bu kanun-u esasî-i Kur’anî hükmünce, asayiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan masumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlahî’nin celbine vesile olur.

Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış. Kur’an-ı Hakîm’in bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor. (Emirdağ-2 sh.173) 

  • Demokrat Nur Talebesi olabilir mi? 

Biraz mantıklı Düşünen insanlar için bu sualin cevabı sarihdir. Çünkü bütün Müminler gibi Nur Talebesi de nübüvvete, Ku’ran’a, semavi olan vahye tabidir ve onun haricine çıkamaz. Çünkü:

“Evet Kur’anın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir.” (sözler sh.408) 

Evet Kuran’ın ve Şeriatın bu faziletini düşmanları dahi tasdik etmişlerdir! 

Evet garb üleması ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki:

“İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfidir.” 

Hem Külliyet-ül Hukuk Kongresinin cem’iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki:

“Muhammed’in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki o zât ümmi olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir Şeriat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes’ud, en saadetli oluruz.” 

İkincisi veyahut Nur Çeşmesi’nin âhirine ilâve edilenlerle kırkbeşincisi olan Bernard Shaw demiş:

“Din-i Muhammedî’nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı temin etmesidir. Bana açılan budur ki: O din tek, yekta, emsalsiz bir din-i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed’in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: “Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halaskârıdır. Ve halaskârlık namı, ona verilmek lâzımdır.” 

Hem diyor:

“Ben itikad ediyorum ki: Muhammed’in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!” 

Elhasıl:

Evet demokrasinin güzellikleri var. Kusurlu güzelliklerle beraber dalalet ve şirk dolu bir felsefi düşünce sistemidir. Bir medeniyet telkin eder. Ne kadar terakki etse yine esası, mehazı şirktir. Kur’anın, Şeriatın düşünce sistemi ve medeniyeti demokrasideki bütün güzellikleri, çirkinliklerden arındırır. Hidayet yolunu gösterir ve beşerinin saadetini temin eder. 

Bir Müslüman, bir Mü’min, bir Nur Talebesi ‘ben demokratım’ diyemez. Demokrat partili olmak, bir parti içinde üye olmak o başka bir meseledir. Demokrat, yani Hakkın kanunlarının yerine, halkın isteklerini kanun ve sistem olarak kabul ve tasdik ederek o yolu kendine rehber yapmak ve böyle bir tercihde bulunmak bakınız insanı nereye götürür. Şu gelen mektubu okuyalım:  

Aziz, sıddık ve ziyade müteharri ve müstefsir kardeşim Re’fet Bey! 

Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevab verebildiği için, muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum, fakat vaktim müsaadesizdir. Müslim-i gayr-ı mü’min ve mü’min-i gayr-ı müslimin manası şudur ki: Bidayet-i Hürriyette İttihadcılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve Şeriat-ı Ahmediye, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve bilhâssa siyaset-i Osmaniye için, gayet nâfi’ ve kıymetdar desatir-i âliyeyi câmi’ olduğunu kabul edip, bütün kuvvetleriyle Şeriat-ı Ahmediyeye tarafdar idiler. O noktada müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak tarafdarı oldukları halde mü’min değildiler; demek müslim-i gayr-ı mü’min ıtlakına istihkak kesbediyordular.  

Şimdi ise firenk usûlünün ve medeniyet namı altında bid’atkârane ve Şeriatşikenane cereyanlara tarafdar olduğu halde; Allah’a, âhirete, Peygamber’e imanı da taşıyor ve kendini de mü’min biliyor. Madem hak ve hakikat olan Şeriat-ı Ahmediyenin kavaninini iltizam etmiyor ve hakikî tarafgirlik etmiyor, gayr-ı müslim bir mü’min oluyor. İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz iman dahi dayanamıyor, belki necat veremiyor, denilebilir. (Barla Lahikası sh.349)

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir