Nurculuk ve Gülencilerin Konumu

Eğer Gülenciler kendilerini bir cemaat olarak tarif ediyorlarsa ki; şimdiye kadar kimliklerini ibraz etmemişlerdir. Eğer CEMAAT OLARAK aynen kabul edersek Risale-i Nur’daki şu ifadelere kulak vermeliyiz:

“Evet yol iki görünüyor. Cadde-i Kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah Risale-i Nur yoluyla Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın daire-i kudsiyesine girenler; daima nura, ihlasa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.”

w(Lemalar sh.163)

“Risale-i Nur’un dairesine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.

Evet

يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلاٰخِرَةِ

işaretiyle bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâm’a da bilerek severek tercih ettirdi. “

(Kastamonu Lahikası sh. 110)

Kastamonu Lahikası’ndaki bu ifade ŞUALAR 724’de Birinci Şua’nın 29. Ayetin sehvine dair tafsilat diye başlıyan mevzunun 3. Ayete dair izahatta çok güzel açıklanmıştır. Dikkatle okunursa Gülencilerin ehl-i dalalete nasıl iltihak ettikleri anlaşılır. Din düşmanı bir rejimi memleketimizin başına geçiren bir cereyanın kucağına nasıl düştüklerini,Kuran’ın âyetlerinin işaretlerinden, insan olan insan anlar.

Ve ne niyetle Kuran’ın manevi bir tefsîri olan Risale-i Nurları sadeleştirme adı altında binlerce şirk ve dalalet ve hatta küfrî kelimât ile tahrif ettiklerinin sırrı (yani ihanetin manası) anlaşılır.

Üçüncü Âyet:

الَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولٰٓئِكَ ف۪ى ضَلاَلٍ بَع۪يدٍ

Bu dahi, üç cümlesiyle bazı münasebat-ı maneviye ve muvafakat-ı mefhumiye cihetinde ve hem Risale-i Nur’un mesleğine, hem mülhidlerin mesleğine îmaen bakar. Ve birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın (imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri halde) onlara iltihak delaletiyle, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.” Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünki hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.

Ve ikinci cümlesi olan

وَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ

ile der ki: “O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adavetkârane, menbalarını kurutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”

Ve üçüncü cümlesi olan

وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا

ile der ki: “Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden İlahî kanunların şualarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsaid görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.” (Şualar 725)

İkinci bir nokta nazardan bakacak olursak:

Hutbe i Şamiye de sh. 98’de:

“Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.

Birinci şart:

Hürriyet-i şer’iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir.

İkinci şart:

Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem’iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cem’iyet-i ülemaya havale etmektir.

Sâlisen:

İ’lâ-yı Kelimetullahı hedef-i maksad eden cemaat, hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zira nifaktır. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir şeye feda olunmaz. Nasıl Süreyya yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikata “püf, üf” eden, divaneliğini ilân eder.

Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemaatlar maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir.”

(Hutbe-i Şamiye sh. 99)

Bir değerlendirme:

1 Gülenciler kendini dini bir cemaat olarak tarif etmemişlerdir.

2 Hürriyet-i şeriyyenin sınırlarının dışına çıkmışlardır. Mesela:Türkçe olimpiyatları adı altında işlenen kebairler ve hizmet diye verilen fetvalar gibi… Haramları helal yapmakla işlenen dalaletler gibi…

3 Asayişi ihlal ettikleri hadiselerle ortaya çıkmıştır.

4 – Başka cemaatları ve hizmet ehlini zahir bir şekilde dışladıkları gibi, dine hizmet etmeye çalışan ehl-i idareye dinsizlerden daha ziyade çamur atmayı, kirli işlere karışmayı meşreb haline getirmişlerdir.

Gülencilerin şu değerlendirmeler dikkate alınırsa (Hürriyet-i şeriyyeyi, asayişi muhafazayı, müsbet hareketi, müminlerin uhuvvetini esas alan)Nur talebeleri ve Nurculuk manası ile hiç bir alakaları olamaz.

SADELEŞTİRME:

Hakikatta sadeleştirme denilen hadise doğrudan doğruya tahrifdir. Risale-i Nur’a vukufiyeti olan bir kimse bu sadeleştirilmiş eserlere ilim ve hikmet ölçüleri ile bakarsa ne kadar büyük ve şuurlu bir tahrifatla karşı karşıya olduğumuzu görür.

1 – Cumhuriyetin ilk devrinden itibaren Türkçemizi bozmaya çalışanlar yazımızı değiştirmekle iktifa etmemişler, dilimizide tahrif etmişlerdir. Maksadı dinimizdeki tabir ve terimleri unutturmak ve mazi ile, tarihimizle irtibatımızı koparmaya çalışmaktır. Şimdi Risale-i Nur’ la uğraşanlar ayni zihniyetin sahibleridir.

Risale-i Nur Kuran yazısını ve Türk dilini muhafaza etmiştir. Risale i Nur’un lisanı Kuran’ın senasına mazhar olmuş ( Şualar 725) Türk lisanı üzerin imam olacağı tebşir edilmiştir.

Üstad’ın Halil ibrahim ismindeki talebesi Emirdağ Lahikası’na giren bir mektubunda aynen şöyle demektedir:

“Evet yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahü teâlâ nihayet bulmuş ola… Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nevbahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle…

Risale-i Nur Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِه۪

kavl-i şerifinin îma ve işaratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, “Risale-i Nur”, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına; yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terkedeceklerine dair işaret-i Kur’aniyedendir demiş olsam hata etmemiş olurum zannederim.”

(Emirdağ -1 sh. 99)

Bu konu üzerinde çok yazıldı. Yakında inşallah çok derin ilmi araştırma mahsülü olan ve sadece Birinci Lema’da 230 yerde manayı saptırma ve dalâlet ifade eden tahrifler bulunduğunu gösteren Muhammed Kahtavi kardeşimizin hazırladığı bir eser de yakında kitapçılarda yerini alacaktır inşallah.

Külliyattan birkaç cümle aktarıp bu kısmı fazla uzatmadan geçmek istiyorum.

Ayeül Kübranın mukaddimesinden:

Mühim bir ihtar ve bir ifade-i meram.

Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği mikdar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.”

Bu risalenin fehmini işkal eden beş sebebi izah ettikten sonra müellifi i muhteremi Üstadımız diyorki:

“Hem yazdığım vakit, irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeği muvafık görmediğim için bir parça fehmi işkal edecek bir vaziyet aldı.

(Şualar sh. 99)

İhtiyar ve iradem ile olmadığımı hissettiğimden diyor tanzim ve ıslah etmeyi muvafık görmüyor. Yukarıdaki cümleden de anlaşılacağı üzere bu manevi dersten anladığın kadar kâfidir. Aldığında memnun ol. Başka eli uzun olanların da alacakları var.

İşaratül icaz mukaddimesinde sh. 10:

“Evet tashihe muhtaç yerleri vardır, fakat hatt-ı harbde büyük bir ihlas ile, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir, çünki o zamandaki ihlas ve hulûsu şimdi bulamıyorum.”

(Haşiye-2): Yeni Said, Risale-i Nur’daki hakikî ihlas ile yine o ihlası buldu. Yeni Said, aynı ihlas ile baktı, tashih yerini bulamadı. Demek sünuhat-ı Kur’aniye olduğundan, i’caz-ı Kur’aniye onu yanlışlardan himaye etmiş. Nur Talebeleri

(İşaratül icaz sh. 10)

“Hakikaten tashih mes’elesi ehemmiyetlidir. Bazan bir harfin ve bir noktanın yanlışı, kıymetli bir manayı zayi’ eder.”

(Emirdağ 1 sh. 151)

….kalemle Zülfikar-ı Mu’cizat mecmuasına hizmet edenler, tam bahtiyardırlar. Fakat yazıdan ziyade, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir.

(Emirdağ 1 sh.167)

Kardeşi Abdülmecid’e hitaben:

Şimdi Zülfikar Mu’cizat ve Asâ-yı Musa mecmuaları teksir makinesiyle iki merkezde tab’edilmesinden, sen bütün kuvvetinle ve tashih cihetinde güzel kalemin ile ve dikkatli ilmin ile tam alâkadar ol.”

(Emirdağ 1 sh.176)

Daha pek çok ifadelerinden de anlaşılan Risale-i Nur’un bir harfinin bile değiştirilmesine Üstad’ın izni yoktur. Öyle ise sadeleştirme gibi derin bir ameliyata bu mülkün sahibi müsaade etmemektedir. Öyle ise haricden birilerinin veya kiracıların müdahaleye hakları yoktur.

Üstad’ın Risalei Nur Külliyatı’nın değil tamamında, değil bir kitabında, en küçük bir risalede hatta cümle ve kelime ve harfinde tasarrufa izin vermediğini ifade eden çok metinler var, hayatta olan şahidleri ve hizmetkârları da yazılı ve sözlü açıkladılar. Tatbikatta da numuneleri Üstad’ın hal-i hayatında görülmüş ve reddedilmiş.

Yeteri kadar örneklendirme ile yaptıkları tahrifatı “Risale-i Nur’da Sadeleştirme Adıyla TAHRİF VE DEĞIŞTİRME” kitapçığında var. Ittihad yayıncılık neşretmiş. Muhammed Kahtavi kardeşin hazırladığı âlimine ve ispatlı, mukni’ kitapta 300-400 sahife kadar inşallah baskıya hazır vaziyette.. Meraklılara ve şimdiye kadar tatmin olmayanlara hususan tavsiye edilir.

NETİCE: Sadeleştirme operasyonunu biz İncil’i tahrib edenler gibi art niyetli hainler olarak değerlendiriyoruz.

* * *

Nurculukla malum cereyan niye iltibas olmuştur?

Bu sualin en açık cevabı nifaktır. Bir nifak taifesi Nurcuları ve sair ehl-i imanı kandırmış, aldatmış ve ehl-i imanın birbirine ve cemaatlere itimadını sarsma vazifesinde deruhte ederek sair işlediği manevi cürümlere birisini daha ilave etmiştir.

S- Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

C- Doğruluk.

S- Daha?

C- Yalan söylememek.

S- Sonra?

C- Sıdk, ihlas, sadakat, sebat, tesanüd.

*: Madem muhatablar içine Nurcular girdiler. Sıdk kelimesine ihlas, sadakat, sebat, tesanüd gibi kelimeler ilâve olur.

S- Yalnız?

C- Evet!

S- Neden?

C- Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki; hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.

(Münazarat sh. 65)

“Düşman mechul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedid olur. Dahîli olursa zararı daha azîm olur. Çünkü; dahili düşman kuvveti dağıtıyor, cesareti azaltıyor. Harici düşman ise, asabiyeti şiddetlendirir. Salâbeti artırır. Nifakın cinayeti İslam üzerine pek büyüktür. Âlemi İslam’ı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kuranı Azimüşşan, fazlaca onlara teşniat ve takbihatta bulunmuştur.

(İşâratü’l i’caz sh 240 DİB baskı)

Evet Üstad’ın mühim bir talebesi olan Abdullah Yeğin abi Bende onu (FG) bir adam zannetmiştim” demek suretiyle aldatıldığını itiraf ettiği gibi “Yahudi ve masonlara çalışıyorlar” demek suretiyle mahiyetlerini de açıklamıştır.

Evet ifsad etmişler ve aldatmışlardır. Fakat iman, hayat, şeriat noktasında bizim zaafımız da (yani bir kısım Nurcuların) bu aldanma işinde zaafımız da ortaya çıkmış.

Âhirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller, fakat hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ve ittihad-ı İslâm ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. “

(Emirdağ 1 sh. 267)

Bu zaaf bazı Nurcuları FG yönünde zaaf göstermeye sebeb olmuş, iltibasa sebeb olmuş.

FG ve taraftarlarının hangi niyet ve kasıtlı olursa olsun Risale-i Nur’dan bir irşad kitabı olarak değil fakat kaynak kitab olarak istifade etmeye çalışmaları da yine iltibasa sebeb olmaktadır.

“Size kâinatın en büyük mes’elesi olan iman hizmeti yeter”( Kastamonu. Lh. sh. 193) diyen Üstad’ın sözüne kanaat etmeyen Nur Talebesi bazı kardeşlerimiz Uhud okçularının düştüğü vaziyete düşmüşler ve fakat şehitlik şeref ve sevabını da kazanamamışlardır, Allah bizi affetsin.

“Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.”

(Münazarat sh. 14)

Delil ve akibete bakmak:

“Evet hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve akibete bakınız”.

(Münazarat sh. 15)

Nurculuk ve nurcular bu işten zarar görmüşlerdir.

Nasıl?

“Hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbir şeye âlet olamaz. Rıza-yı İlahîden başka bir gayesi olamaz. Halbuki şimdiki cereyanların tarafgirane çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlası muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkilleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlahiyeye dayanmaktır.”

(Emirdağ 1 sh.39)

düsturu ile hareket eden Nur talebeleri de bu iltibas neticesinde töhmet altında kalmış, fakat inşallah Cenab-ı Hakk’ın inâyeti ile saflar ayrılmış iman ve küfür; sıdk ve kizb arasındaki mesafe fark edilir bir şekilde görülmüştür.

“Asr-ı Saadette hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekavet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secaya-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan sahabelerin zehr-i kātilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nuranî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve imana en nâfi’ bir tiryak, en kıymetdar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letaifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarurîdir.”

(Sözler 27. Söz)

İnşallah bu zamanda öyle bir zaruretle hakikatlar ortaya çıkmaya başladı.

Abdülhamid Aziz / Araştırmacı – Yazar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir