Şerh ve İzah Meselesinde Gelen Suallere Cevaplar

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Şerh, izah ve tahşiye bahsi ile alâkalı müteaddit kardeşlerimizin suallerine derli toplu bir cevap vermek arzu ettik. Evvela, alâkalarınızdan dolayı teşekkür ederiz, bizi tekrar mütalaaya sevk ettikleri için de memnuniyetimizi ifade etmek isteriz.

Selâmun Aleyküm,

Aziz ve dikkatli kardeşlerimiz!

Bir hafta evvel sitemizde neşredilen aynı konuya dair, ekseriyetle Risale-i Nur’dan alıntılar tarzındaki yazıyı dikkatle okuyan kardeşlerimize hitaben şunları da ilave etmek istiyoruz. Eksik anlaşılmaması için beraber bakmakta faide olur ümid ediyoruz. Bu gibi bahisleri kendini Nur talebesi olarak kabul eden kardeşlerimize münhasıran ifade etmeye çalışıyoruz. Umumi manada inşâallah yanlış anlaşılmaz diye burada neşretmekte mahzur yok ümid ediyoruz.

Evvela, şunu ifade etmeliyiz ki şerh meselesini içtihad olarak görmüyoruz. Fakat içtihada maniler ne ise –ki bu asrın efkârının alt yapısının tabir caiz ise batıl, felsefi ve gayr-i İslami olduğunu gösteriyor– bu sahada yeni telifat ve şerh gibi meselelere de mani gibi düşünüyoruz.

Elbette ehl-i ilme kalemlerini kırın demek istemiyoruz. Biz ümitvarız, ileride belki kısa zaman sonra Avrupa’nın kültürünün tesirinden kurtuluruz. Hayat-ı dünyeviyeyi, siyaseti ve felsefenin revaçlarını esas alan Avrupadan değil, kendi iç dinamiklerinden beslenen, yani takva ve azimetle yaşayıp rıza-i İlahi ve ahireti düşünmeyi esas yapan; arzi değil semavilikten kuvvet alan yani vahye dayanan; medresetüzzehraların yaygınlaşması ile de umumileşen; ve alem-i İslam ve memleketimizi nurani bir mekteb, medrese haline gelmesi ile de olgunlaşan bir düşünceyle;

zeminde, iman, hayat ve şeriat düstürlarının tam tatbikine inşâallah imkan verecek daha güzel günlerde daha mükemmel müzakere şartları tahakkuk eder, İslami isimlerle alâkalı her türlü çalışmaların da önü açılmış olur. Şimdiki zemin daha kemale ermemiş kanaatındayız.

İnşâallah medresetüzzehraların açılma ve yaygınlaşma süreci başlar ve Üstadın duası, gayesi tahakkuk eder. Alem-i İslam bir mekteb-i irfan bir medrese-i Nur olur. Ekilen Nur tohumları rahmet-i İlâhiyenin tecellisi ile kök salar, dallanır, budaklanır, meyvelerini verir. Sahabe ve tabiinin devrinde parlayan nurun yeni tezahürünü, bir misalinini bu zamanda dahi yaşamak herhalde muhal değil, inşâallah.

“Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına; her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidadlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları tahrik edip kamçıladı; “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-i imaniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza… Herbir taife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa’yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktarına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı” (Mektubat sh. 10)

Saniyen, şerh ve izaha mesned gösterilen Kastamonu Lâhikası sayfa 56’daki mektubu dikkatlice bir daha okumak fırsatı oldu. Şu noktaları sizlerle paylaşmak arzu ettik:

1- Fihriste’nin İkinci Kısmı ki Onuncu Şua’dır, Üstadımızın hal-i hayatında, Risale-i Nur’un On Beşinci Lema’dan sonraki bahislerini kısa bir hülâsa ve takdim şeklinde ve takriz nevinden sayabileceğimiz bir eserdir. Barla’daki mektuplar gibi Risale-i Nur’u dikkatle mütalaaya şevklendirici bahislerdir. Risale-i Nur’un cüzleri içine girmesi Üstadımızın nazarından geçerek hal-i hayatında Külliyatta makamını almıştır.

2- Şerh, izah ve haşiyenin nasıl yapılacağını tarif etmiştir, şöyle ki:

“Evet Risale-i Nur size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, meselâ Kur’an kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem’edilse ve hâkeza… Mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.”

Bu tarz uygulamayı Üstadımız bizatihi tatbik etmiştir. Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’ne zeyiller ilave edilmiş ve Haşir Risalesi’ne beş zeyil ilave edilerek haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem edilmiş… Mu’cizat-ı Ahmediye de aynı şekilde diğer risalelerden takviye edilmiş, bu üç mühim bahis Zülfikar ismiyle neşredilmiş. Bu manada Tılsımlar, Siracünnur, Asa-yı Musa, Gençlik Rehberi, Hanımlar Rehberi, İman ve Küfür Muvazeneleri vs. pek çok derleme eserler bizzat Üstadımız tarafından yapılmış. Üstaddan sonra Hizmet Rehberi de Nur talebelerinin umumunun makbulu olmuş bir eserdir. Böyle çalışmalar olabilir mi? Yine bu mektubdaki ifadelerden çıkarabileceğimiz iki mühim esas var. 3. ve 4. maddede biraz üzerinde durabiliriz, inşâallah.

3- Mehaz sadece Risale-i Nur olmalı, çünkü:

“Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor.” (Kastamonu Lâhikası, sh. 56)

4- ŞAHS-I MANEVİNİN REHBERLİĞİ ehemmiyetlidir. Umuma bakan hizmetler muhakkak hasların ve erkanların, Risale-i Nur’un halis naşirlerinin istişaresinden geçmesi gerekir. Risale-i Nur’un hizmet terbiye sistemi içinde bu mesele herkesce malumdur, kitabî düsturlarla sabittir. İstişareden bahseden bütün ayet ve hadislerle de müeyyeddir.

“Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.” (Kastamonu Lâhikası, sh. 56)

5- “Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talim ile, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektubları te’lif ile ve Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek.” Cümlesi:

a- İllet ile hikmeti karıştırmamak elzemdir, dini konularda marziyat-ı İlahiye nedir? Kitab ve sünnetten araştırılır. Hikmetler onun üzerine bina edilir. Bunun ismi bizim mesleğimizde sıdk ve sadakattır. Ayetin açık ifadesi ile emrolunduğun gibi istikamette ol… Meselemize gelirsek kitabi olarak yani Risale-i Nur’da Üstad ne diyor diye bakarak –bilhassa telif meselesine– nazar edelim.

b- Risale-i Nur’un telifatı Üstadla beraber tamamlanmıştır. Gaybi işaretle 1364 yani Afyon Hapsinden sonra hemen hemen hiçbir telifat yapılmamıştır.

c- İlmin kapısı açıktır. Bir keşfiyatları varsa yazabilirler. Yoksa mevcudu tekrar nazarı dağıtmaktır. Keşfiyatları yoksa laf kalabalığına ihtiyaç yoktur.

d- Konumuza bakan Kastamonu Lâhikası sayfa 210’daki mektubu beraber bir mütalaa edelim, “Bu mektubda maksad nedir?” Diye soralım:

“Nur fabrikası sahibi Hâfız Ali’nin haşr-i cismanî hakkındaki hatırına gelen mes’ele ehemmiyetlidir ve mektubun âhirindeki temsili gayet güzel ve manidardır. O hatıra ile Dokuzuncu Şua’ın Mukaddeme-i Haşriye’den sonraki dokuz bürhan-ı haşriyeyi istiyor diye anladım. Fakat maatteessüf bir-iki senedir te’lif vazifesi tevakkuf etmiş. Resail-in Nur’un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor. Bu dokuz berahine şimdi ihtiyac-ı hakikî kalmamış ki, te’life sevkolunmuyoruz. ” (Kastamonu Lâhikası, sh. 210)

Bu dokuz berahine şimdi ihtiyac-ı hakiki kalmadığını ve mektubun devamında sebeblerini izah ediyor. Fakat Üstaddan ve Risale-i Nur’dan daha mükemmel bir şey yazacak varsa kapıyı açık bırakıyor.

Ve diyor ki:

“İnşâallah bir zaman, Risale-i Nur’un şakirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berahini te’lif edecek ve Mukaddeme-i Haşriye’nin başındaki âyât-ı a’zamın dokuz fıkrasının hazinelerini, Risale-i Nur’da münteşir haşr-i cismanî berahiniyle ve kalblerine gelen sünuhat ve ilhamat ile açıp; Dokuzuncu Şua’ı, Onuncu Söz’den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmil edecek.” (Kastamonu Lâhikası, sh. 212)

Emirdağ Lâhikası -1’de şu mektuba bakalım:

“Madem Arabîce altmış dörde girdik, işaret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumi tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te’hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektub ve Otuz İkinci Mektub ve Otuz İkinci Lem’alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said’in en mühim eseri ve Risale-i Nur’un fatihası, Arabî ve matbu’ olan İşarat-ül İ’caz Tefsiri, Otuzuncu Mektub olacak ve olmuş. Eski Said’in en son te’lifi ve yirmi gün ramazanda te’lif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemaat Risalesi, Otuz İkinci Lem’a olması ve Yeni Said’in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu’le ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuz Üçüncü Lem’a olması ihtar edildi. Hem “Meyve” Onbirinci Şua’ olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de, Onikinci Şua’ ve hapiste ve sonra Küçük Mektublar Mecmuası Onüçüncü Şua’ olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiblerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.”

Hüsnü Ağabey yakında anlattı:

(Mehmed Feyzi, âlim, kurra hafız, ehl-i kemal ve ehl-i velayet bir zattır. Üstada hizmet etmiş, baştan nihayete Üstada Külliyatı okumak ve ders almak lutfuna mazhar olmuş ve Üstadın Afyon’da dişi düştüğünde, düşen dişini Mehmed Feyzi Ağabeye verip “Dişimi kime verdi isem, ilmimi ona verdim.” dediği ve sır katibi olarak bilinen mümtaz bir talebesidir.)

Bu mübarek zat diyor ki:

“Risale-i Nurun telifi Üstadla beraber tamam olmuştur.

Mesela Yirmi Beşinci Mektub telif edilmemiştir, diye yazıyor.

Fihrist kısmında ise: “Sure-i Yâsin’in Yirmi Beş âyetine dair “Yirmi Beş Nükte” olmak üzere rahmet-i İlahiyeden istenilmiş; fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.” (Mektubat, sh. 504) diye bir ifade var. Üstad hayatta iken zahiren tahakkuk etmiyor, hakikatta ise Yasin suresinin çok hakikatları Külliyatta kaydedilmiştir.”

e- Üstadımız iş olsun diye kitab yazmamış, imanları kurtarmak gayesi ile Kur’an’ın hakaikine dair –bir istihdam-ı rabbani ile– tılsımları hal ve keşfetmiştir.

“Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur’aniyenin muammalarını hall ve keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazan imanını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.” (Kastamonu Lâhikası, sh. 209)

Risale-i Nur kendi sahasında başka eserlere ihtiyaç bırakmamıştır.

“Risale-i Nur, hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet on beş sene yerine, on beş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalaa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalaa ederken; yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resail-in Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur çok mütenevvi hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir.

Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lâhikası, sh. 77)

Not: Bazı mübarek kardeşlerimiz “hakaik-i islâmiyeye dair” tabirine dikkat etmeden şeriat ve fıkıh ve siyer vs. gibi bütün İslami ilimlerin sahasına teşmil ediyorlar, bu bir iltibasdır. Risale-i Nur sünnet-i seniyye bahsinde ne diyor, bakalım:

“Sünnet-i Seniyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra’da tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevafil nev’indendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi’ Sünnet-i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı, “âdâb” tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiş. ” (Lemalar, 11. Lem’a 6. Nükte)

İşte bu gibi ilimlerle meşguliyet hocalarımızın sahasıdır, istedikleri kadar gayretlerini göstersinler. Fakat içtihad kapısı açıktır, fakat oraya girmek için altı mani var; o engelleri aşmadan başka kapıları zorlamasınlar. Üstadın ifadesi ile:

“Selefin içtihadat-ı safiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların hacatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde…”

İşte hocalarımıza büyük bir iş, bütün o müçtehidinin efkârlarını ortaya çıkarsınlar.

Ehl-i fen kardeşlerimiz de evvela en azından materyalist felsefenin PROPAGANDACILIĞINDAN ders kitablarını kurtarsınlar, mana-yı harfî ile fen dersleri nasıl işlenir göstersinler. Risale-i Nur kendi sahasında emsalsizdir.

İşte meydan isteyen çalışsın, benzerini meydana getirsin.

“Üçüncü İşaret:

Risale-i Nur eczaları, bütün mühim hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiye ve bir inayet-i İlahiyedir. Çünki hakaik-i imaniye ve Kur’aniye içinde öyleleri var ki en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakaiki; avamlara da, çocuklara da bildiriyor.

Hem meselâ: Sırr-ı Kader ve cüz’-i ihtiyarînin halli için, koca Sa’d-ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk-elli sahifede, meşhur Mukaddemat-ı İsna Aşer namıyla Telvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesaili, kadere dair olan Yirmialtıncı Söz’de, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, eser-i inayet olmazsa nedir?

Hem bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşan’ın i’cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkilküşa ve o muamma-yı hayretnüma, Yirmi Dördüncü Mektub ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât-ı zerratın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayretnümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve akibetinin muammasını ve tahavvülât-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşf ve beyan etmişlerdir, meydandadır, bakılabilir.

Hem sırr-ı ehadiyet ile, şeriksiz vahdet-i rububiyeti; hem nihayetsiz kurbiyet-i İlahiye ile, nihayetsiz bu’diyetimiz olan hayretengiz hakikatları kemal-i vuzuh ile On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Söz beyan ettikleri gibi; kudret-i İlahiyeye nisbeten zerrat ve seyyarat müsavi olduğunu ve haşr-i a’zamda umum zîruhun ihyası, bir nefsin ihyası kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat-i kâinatta müdahalesi imtina’ derecesinde akıldan uzak olduğunu kemal-i vuzuh ile gösteren Yirminci Mektub’daki

وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

kelimesi beyanında ve üç temsili hâvi onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.

Hem hakaik-i imaniye ve Kur’aniyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-i beşerî ihata edemediği halde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perişan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür’atle yazan bir adamda, o hakaikin ekseriyet-i mutlakası dekaikiyle zuhuru; doğrudan doğruya Kur’an-ı Hakîm’in i’caz-ı manevîsinin eseri ve inayet-i Rabbaniyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir.” (Mektubat, sh. 373)

Bu meseleler uzun gider.

Şerh ve izah meselesi ile alâkalı nurrehberi.com’da zannederim yeteri kadar bilgi var. BİLHASSA YİRMİ YEDİNCİ SÖZ’Ü TEKRAR DİKKATLE VE TEFEKKÜRLE OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM.

Tarihçe-i Hayatlar yazılması, hem Tarihçe-i Hayat’ın başındaki “Önsöz” ve “Giriş”te işaret edilmiş, hem de müdafaalar sadedinde düşünülebilir. Müdafaa, takriz ve teşvik edici mektublar ihtiyaç oldukça veya her zaman takdim edilebilir. Barla Lahikası, Tarihçe’deki mektub ve müdafaa ve takrizler gibi… Üstad da telifattan sonra da bu faaliyetlere devam etmiştir. Daha sonra da Üstadın hizmetkâr ve talebeleri de bu tarz takriz, müdafaa ve mektupları neşretmişlerdir. Ancak bu gibi faaliyetler ve umuma taalluk eden hizmetler bir şahs-ı manevinin kontrolünde olmalıdır.

Mekteplerde okutulması meselesi ise;

Üstad, Menderes’e Risale-i Nur’un mekteblerde “aynen ders kitabı olarak” okutması için haber gönderir. (Hüsnü Ağabey’den)

Risale-i Nur’un birtek hakikatının dahi anlaşılması büyük bir bahtiyarlıktır, elbette bir şey bütün bütün elde edilemezse ne kadar muvaffak olunsa o kadar kârdır. Asli hedefimiz azami istifade için aynen okutulmasına gayret etmeliyiz.

Evet anlaşılmaz gibi bir fikir çok sahici değil, hem bir eğitim sisteminin programı içerisinde fevkalade anlaşılır.

Hem de asıl mesele İslami kültür seviyesinin çok aşağıda olması, ve dilimizin dejenere olması ve de Risale-i Nur orijinal eserler olup emsali bulunmaması gibi sebeblerden anlaşılması zor gibi görünse de hakikatta anlaşılması gayet kolaydır. Zira:

“Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur’an-ı Kerim’in en parlak mazhar-ı i’cazından olan temsilâtından bir şu’lesini; acz u za’fıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur’ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık mes’eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.” (Mektubat, sh. 37)

Hem gençliğimizin İslami ilimleri ve Türkçeyi, Osmanlıca ile beraber öğrenmesine ve Risale-i Nur’un orijinal konularının anlaşılmasına derslerle, teşviklerle yardımcı olmalıyız. Vücüdu değil elbiseyi şekillendirmeye ve seviyelendirmeye gayret etmeliyiz.

Yirmi Sekizinci Mektub’un Yedinci Meselesinin Yedi Sebebi içinde düşünebileceğimiz, Risale-i Nur’u bir şekilde tarif ve tanıttırma makamında yazılan ve o makamda ifade edilen bir neşir tarzı her zaman faydalı olur, inşâallah.

Fakat açık konuşmak lazım, bu kadar Üstadla alâkalı kitabı okuyacak vaktimiz var mı? Bazı kardeşlerimiz “Günlük dersimi düzgün okursam kendimi bahtiyar addediyorum.”diyor.

Tarihçe-i Hayat’ın Önsöz’ünde Ali Ulvi Kurucu ne kadar güzel tahlil etmiş:

“Üstad’ın meşreb ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisadcılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisadcılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.

Meselâ Üstad, bu yüksek iktisadcılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidad, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takib ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir. Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zira onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu “Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.

İşte Bedîüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir “Pedagog” -mürebbi- olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen isbat etmiş ve iktisad tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.” (Tarihçe-i Hayat, sh. 15)

Bazı abilerimizin ve yazar ve ehl-i ilim zatların telifat ve şerh manasına gelen teşebbüslerine bir bakalım:

a. Abdullah Ağabey’in lügatını ve benzeri eserlerin sahiblerini, Risale-i Nur’daki makamı ile eseri karıştırmamak gerekir. Yani o lügat, Nurculuğun bir parçası değildir. Nurcular o lügatı tercih ediyorlar, diye bakmak lazım. Hem lügat ayrı bir sahadır, şerh ve izah manası aranılmaz.

b. Mehmet Feyzi Ağabey’in bildiğimiz kadarıyla her hangi bir eseri yok. Talebenin eser yazmasını Üstadına karşı bir su-i edeb olarak telakki ettiğini biliyoruz.

c. Zübeyir Ağabey’in uzun mektublar ve yazılar yazmasını Üstad mültefitane bir tarz ile ikaz etmiş, dosyalarımızda mevcud, meraklılara gösterebiliriz.

d. Ahmed Feyzi Ağabey gibi kahraman ve fedakar ve âlim bir zatın bu yoldaki teşebbüsatına, Üstadın “Olur, fakat benim ismimi yazma, o zaman kendi ismini yaz.” diye cevap verdiği biliniyor.

e. Ehl-i fen bir Nur talebesi olan Dr. Mustafa Ramazanoğlu Ağabey –izahatlı olarak– Nurlardan, insanla alâkalı bazı bahisleri hazırlamış. Üstad, kalem karıştırdığı yerleri kağıtla kapattırmış ve böyle neşretsin diye ikaz etmiştir.

f. Necip Fazıl, Şemsettin Yeşil gibi zatların da bazı teşebbüsleri Üstadı rahatsız etmiş ve o zaman Üstadın talebeleri tarafından durdurulmuştur.

g. Sungur Ağabey’in “Anarşi ve Çareleri” kalıcı bir eser değil, güncel bir eseridir. Merhum Sungur Ağabey otuz kırk sahife kadar, ehl-i idare ve millete yol göstermek için lahika mektubu mahiyetinde yazmıştı, “Devamı için çok ısrar ettiler, ben de öyle ise tamamlayınız, diye verdim.” demişti.

Bir şey daha ilave etmek isteriz, Afyon Hapsinde Nur talebelerinin yazdığı “Risale-i Nur nedir ve hakikatlar muvacehesinde Risale-i Nur ve tercümanı ne mahiyettedir?” başlıklı takriznamede şu ifadeler vardır:

“Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meş’ale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’anın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envâr-ı Muhammedîyi (A.S.M.) hâmil bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattır.” (Şualar, sh. 670)

Demek Risale-i Nur sıradışı bir eserdir. Ve hatta, Kur’andan ve hadisten sonra en mühim hüccet-i imaniye Risale-i Nur’dur, diyebiliriz. En azından biz Nur talebelerinin kanaatı böyledir.

Evet Risale-i Nur bütün nazarları Kuran-ı Hakim ve hakikatlarına çeviriyor, biz de fikir ve düşüncemizi, istidad ve kabiliyetlerimizi, bütün ve manevi güç ve kuvvetimizi o Kuranî ve imanî hakikatlara çevirmeliyiz, dağıtmamalıyız.

Sünuhattaki şu ifadeler bize gereken mesajı veriyor zannediyorum.

“Eğer cemaat-ı İslâmiyenin hacat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur’ana müteveccih olsa idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan rağbetten daha şedid bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur. Ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.” (Sünuhat – Kuran’ın hakimiyet-i mutlakası)

Evet, zaman ahirzamandır, sahibüzzamanın programına kanaat etmeliyiz. Kur’an-ı Hakîm ve hakikatları bize kafi ve vafidir. Bizim vazifemiz onu talim ve neşirdir. Cenab-ı Hak’tan ümidimiz, duamız bizleri istikamet dairesinde istihdam etmesidir.

“Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz: Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!…” (Mektubat, sh. 427)

Kusura bakmayınız biraz uzadı, dua ve selamlarımızla…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir