Nurculuk ve Siyaset

Siyaset” tabiri Risale-i Nur’da çok yönlü olarak muhtelif bahisler tarzında hem Eski hem de Yeni Said’in eserlerinde ele alınmıştır. Şimdilik çok mühim olan bu bahislerden ancak birkaç nokta üzerinde duracağız. Kendi yaşadığı çağ ve şimdiki zaman itibariyle, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin siyasete bakışı nedir? Risale-i Nur siyaset konusunda öz olarak ne demiştir? Nurlardan aldığımız dersi kısaca ifade edeceğiz:

Ekseriyetle Üstad, siyasetle ve içtimaiyatla alâkalı fikirlerini Eski Said döneminde veya “Eski Said” kimliği altında açıklamıştır. Hikmeti ise Yeni Said’in hayatını iman hizmetine hasretmesidir.

Yeni Said, Kur’an ve iman hizmetinin maslahatı siyasetten uzak durmayı iktiza ettiğini çok yönleri ile izah etmiş, “Eûzü billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyaseti” deyip şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınmıştır.

1950’den sonra, Hutbe-i Şamiye eserini yeniden kendisi tercüme edip “Benden siyasi ders istiyorlar, benim hayat-ı içtimaiye-i siyasiyeye dair dersim bu Hutbe-i Şamiye eseridir.” diye ilan etmiş; yine eski eserlerinden Münazarat, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi gibi bazı eski eserlerini hayatının son zamanlarında tekrar tashih edip neşrettirmiştir. Zaman zaman Yeni Said devrinde de maslahata göre siyaset ve içtimaiyatla alâkalı mektuplar yazmış, telifatta bulunmuştur. (Eski Said’in, ekserisi siyasi ve içtimai meselelere taâlluk eden, hemen hemen bütün eserleri Âsâr-ı Bedîiyye adı altında rahmetli Abdulkadir Badıllı Ağabey tarafından cem edilmiş ve Envar Neşriyat’ta hem yeni, hem de eski yazı olarak neşredilmiştir.)

Gelelim Üstad’ın siyasetle alakalı bazı mühim derslerinin başlıklarına:

1- Hutbe-i Şamiye eserinin baş tarafında altı dehşetli hastalıktan birisi “Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.” olarak mühim bir tesbit var. (Hutbe-i Şamiye s.20)

Hutbe-i Şamiye’de ÜÇÜNCÜ KELİME’den birkaç cümle:

Bütün hayatımdaki tahkikatımla ve hayat-ı içtimaiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat’î bildirmiş ki: 

Sıdk, İslâmiyet’in üssü’l-esasıdır ve ulvi seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.

Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk, tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise Sâni’-i Zülcelal’in kudretine iftira etmektir.

Küfür, bütün envaıyla kizbdir, yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garp kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış.”

(Hutbe-i Şamiye s.46)

Ey bu Cami-i Emevî’deki kardeşlerim! Ve kırk elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dört yüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. “Urvetü’l-vüska” sıdktır. Yani en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.”

(Hutbe-i Şamiye s.47)

2- Eski Said siyasetle hangi maksadla meşgul olmuştur?

Cevabı Üstadımızdan:

Ey kardeşlerim! Kırk beş sene evvel Said’in bu dersinden anlaşılıyor ki o Said siyasetle, içtimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki o, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ belki o, bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim.” Evet o zamanda kırk elli sene evvel hissetmiş ki bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyet’in hakaikine bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış.

Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık zındıkların Garplılaşmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeye çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.”

Elhâsıl: ESKİ SAİD SİYASETİ DİNE ALET VE TABİ’ YAPMAK DÜSTURU İLE HAREKET ETMİŞ.

3- Çok mühim bir hakikat: Siyasette biz müteharrik-i bizzat değiliz:

“— Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?

Dedim:

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ

Evet İstanbul siyaseti, İspanyol gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz. Bi’l-vasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder. Biz kendimizden hayal edip esammane tahribimizde eser-i telkini icra ederiz. Mademki menba Avrupa’dadır. Gelen cereyan ya menfî veya müsbettir. Menfîye kapılan, harf gibi

دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فٖى نَفْسِ غَيْرِهٖ

Yahut

لَا يَدُلُّ عَلٰى مَعْنًى فٖى نَفْسِهٖ

tarif edilir. Demek bütün harekâtı, bizzat haric hesabına geçer. Çünkü iradesi hükümsüzdür. Hulus-u niyeti fayda vermez. Bâhusus menfî iki cihet-i zaafla, haric cereyanın kuvvetine bir âlet-i lâya’kıl olur.

Diğer müsbet cereyan ise ki dâhilden muvafık şeklini giyer. İsim gibi

دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فٖى نَفْسِهٖ

dir. Hareketi kendinedir. Tebeî haricedir. Lâzım-ı mezhep, mezhep olmadığından belki muahez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, haric cereyanın müsbet ve zaafına inzimam etse harici kendine âlet-i lâyeş’ur edebilir.

(Sünuhat s.53)

Bu mananın devamını görmek istiyenler Sünuhat eserine müracaat edebilirler

Osmanlının son zamanlarında, mağlubiyet hengâmında düçar olduğu böyle vaziyet-i canhıraşâneden şimdiki şartlar ve milletimizin gayretleri ile inşâallah kurtuluruz. Zira Üstadımızın çok yerlerde ve bilhassa Hutbe-i Şamiye ve Sünuhat’ta verdiği müjdelerin vakti gelmiştir, diye ümit ediyoruz.

4- Siyaset umumun meşgul olması gereken bir vazife değildir. Ancak vazifedarları teveccüh etmesi kâfidir.

Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesaili; basit fikirli ve idare-i ruhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla, onları meraklandırıp ruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalplerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalpleri serseri etmek ve manen öldürmek ile dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemal-i merak ile onlara göre malayani ve lüzumsuz mesail-i siyasiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.

( Kastamonu Lahikası s.38)

5- Siyaset umumi bir vazife olmadığı gibi iman hizmetine nisbeten en mühim, en büyük vazife de değildir. Şuâlar s. 202-203 Dördüncü Mesele’de “Bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise mi var?” Sualinin cevabında:

Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dava açılmış ki her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa o tek davayı kazanmak için bilâ-tereddüt sarf edecek.

İşte o dava ise yüz bin meşahir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, kâinat sahibinin ve mutasarrıfının binler vaad ve ahidlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş, ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?

İşte o davayı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o davayı kaybettirmeyen hârika bir dava vekilini, o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp ebedî dünyada kalacak gibi âfakî malayaniyat ile iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden biz Risale-i Nur şakirdleri, her birimizin yüz derece aklımız ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır, diye kanaatimiz var.” (Şualar s.203)

denilmektedir.

Hem iman hizmetine nisbeten, belki ikinci üçüncü dördüncü derecede –başka bir ifadesinde ise– belki onuncu derecede bir vazifedir, diye tarif edilmiştir:

Hakaik-i imaniye, her şeyden evvel bu zamanda en birinci maksat olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nur’la onlara hizmet etmek en birinci vazife, medar-ı merak ve maksud-u bizzat olmak lâzım iken şimdiki hal-i âlem, hayat-ı dünyeviyeyi hususan hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa hayat-ı siyasiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefahet ve dalaletine ceza olarak gelen gazab-ı İlahînin bir cilvesi olan Harb-i Umumî’nin tarafgirane, damarları ve âsabları tehyic edip bâtın-ı kalbe kadar, hattâ hakaik-i imaniyenin elmasları derecesine o zararlı, fâni arzuları yerleştirecek derecede bu meş’um asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan bir kısım sathî belki de bir kısım zayıf veliler; o siyasî ve içtimaî hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp o cereyanların hükmüne tabi olarak hemfikir olan münafıkları sever, kendine muhalif olan ehl-i hakikati belki ehl-i velayeti tenkit ve adâvet eder hattâ hissiyat-ı diniyeyi o cereyanlara tabi yaparlar.

İşte bu asrın bu acib tehlikesine karşı, Risale-i Nur’un hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan ıskat etmiş ki bu Harb-i Umumî’yi dört aydır merak etmedim, sormadım.

Hem Risale-i Nur’un has talebeleri, bâki elmaslar hükmünde olan hakaik-i imaniyenin vazifesi içinde iken, zalimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife-i kudsiyelerine fütur vermemek ve fikirlerini bulaştırmamak gerektir.

Cenab-ı Hak bize nur ve nurani vazife vermiş, onlara da zulümlü ve zulümatlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğna edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları halde, onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatadır. Bize ve merakımıza, dairemiz içindeki ezvak-ı maneviye ve envar-ı imaniye kâfi ve vâfidir.

(Kastamonu Lahikası s.118)

6- Bu asrın nazarı SİYASETİ ön plana çıkarmış. (Yirmi Yedinci Söz, İçtihad Risalesi)

Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Mesela, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve selef-i salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı semavat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi. …”

(Sözler s.481)

7- Siyasetle meşgul olacak Nur talebeleri ancak –Risale-i Nur’u alet etmeden– şahısları namına girebilirler.

8- Mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa dost ve yardımcı olunur.

9- Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi’ ve dâhil olmaz.

Bu son üç madde çok yerlerde izah edilmiş, ezcümle:

Evet Nurcular, siyasetlerle alâkaları olmaz. Yalnız iman hakikatleriyle bütün hayatları bağlıdır. Şimdiye kadar gizli komiteden, siyaseti dinsizliğe ve zındıkaya âlet edenler, istibdad-ı mutlakla Nurcuları ezdiler. İnşâallah bir sebep çıkar o istibdadı kıracak, masum ve mazlum Nurcuları kurtaracak. (Hâşiye: Demokrat çıktı, bir derece kırdı.).

Fakat çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır. Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tabi ve dâhil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinad olur. Fakat siyaset hesabına değil belki Nurların intişarı ve maslahatı hesabına bazı kardeşler, Nurlar namına değil belki kendi şahısları namına girebilir. Hususan mübarek Isparta’nın şimdiye kadar Nurlar medresesi olması ve muarızların dahi ona çok ilişmemesi noktasında, dâhilde tarafgirane vaziyet almamak, muterizlerin nedametine ve hakikate dönmelerine bir vesile olabilir. Siz daha iyi bilirsiniz.

(Emirdağ-1,s.160-161)

10- Üstad’ın Üçüncü Said dediği, ömrünün ahirinde ve daha evvel, siyasilere verdiği benzeri derslerin mahiyeti ise siyasileri ikaz ve Nur talebeleri ve ehl-i imanı irşad içindir. Zira bu gibi vazifeyi ifâ ulemaya farzdır. (Divan-ı Harb-i Örfi s.17)

Şeriatta yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir, onu da ulü’l-emirler düşünsünler.”

(Divan-ı Harb-i Örfi s. 21)

Bu mübarek heyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet vesaire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur. Zira bu vazifeye müteveccih olan cemiyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyasiyyunu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir.”

(Hutbe i Şamiye s. 95)

11- Risale-i Nur ve Nur talebeleri bu gün itibariyle siyasete ve yakında olacak seçimlere yaklaşımlarını Üstad’ın talebeleri Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Ahmet Aytimur ağabeylerin imzası ile efkar-ı âmmeye duyurmuşlardır. Tekrara ihtiyaç kalmamıştır.

Bu meseleye bu kadarla iktifa etmek istiyoruz. Çünkü siyasetin manası, faidesi ve zararları Külliyatta çok geniş bir şekilde ders verilmiş. İsteyenler Nurlara müracaat edebilirler.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir