Üçüncü Said’in En Mühim Hususiyetleri 1

4 – Risale-i Nur’un neşir hizmetinin matbaalarda basılarak külliyet ve umumiyet kesbetmiş olması:

Daha evvel Risale-i Nur’un neşriyatı fedakâr taleberinin el yazıları ile çoğaltmasıyla devam ediyordu. Bunun birkaç istisnası var. Onuncu Söz, Kur’an harfleri daha yasak edilmeden matbaada basılmıştı.

Sonra Denizli Hapsinden biraz evvel Nur Fabrikasının rükünlerinin gayreti ve merhum Tahiri Ağabeyin marifeti ile Hizb-i Nuri, Hizb-i Kur’an ve en son da Ayetü’l-Kübra risalesi basılır. Yedinci Şua olan Ayetü’l-Kübra, Beşinci Şua sebebi ile açılan Denizli Mahkemesinin eline geçer. Mahkemenin nihayetinde beraat eder. Kitaplar Üstad ve talebelerine iade edilir.

Bundan sonra Nur talebeleri İnebolu ve Isparta’da birer teksir makinesi elde ederek Nurları hatt-ı Kur’an’la teksirle neşre başlarlar. Bir fütuhat havası esmeye başlar. Aradan üç dört sene geçmeden Afyon Mahkemesi ve mukabilinde meşhur Afyon müdafaaları başlar, biraz uzun süren mahkeme safahatından sonra Risale-i Nurlar beraat eder. İşte bundan sonra küllî ve umumî bir surette matbuat aleminde yeni yazı ile neşriyat hizmetleri başlar.

Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belayı def’etmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.

O dehşetli beladan birisi: Hristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı manevî istilasına karşı Risale-i Nur, bir sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’anî vazifesini görebilir.

İkincisi: Âlem-i İslâm’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.

Ben dünyanın halini bilmiyorum fakat Avrupa’da istilakârane hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi âlem-i İslâm’ın ve Asya Kıtası’nın hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mu’cize-i Kur’aniyedir.

Bu memleketin vatan-perver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tabederek resmen neşretmeleri lâzımdır ki bu iki belaya karşı siper olsun.

(Emirdağ Lâhikası I, s. 102)

diye olan taleb ve duası Üçüncü Said devrinde 1950’den sonra tahakkuk etmeye başlar. Gençlik Rehberi İstanbul’daki talebeleri tarafından bastırılır. İstanbul’da Gençlik Rehberi mahkemesi Üstadın ve naşirlerinin beraati ile neticelenir. 1956’da Afyon hadisesinden sonra ise Nurların küllî bir şekilde neşrine hiç bir mani kalmaz. İstanbul ve Ankara’da kitaplar basılmaya başlar.

Üstadımız, Külliyatın basılması ve Tarihçe-i Hayat’ın ve hatta tevafuk mucizeli Kur’an-ı Azimüşşan’ın tab’ı gibi mühim maksadların yerleşmesine yine bu dönemde daha ziyade gayret eder.

Bu manayı teyid eden birkaç mektup:

Aziz, muhterem kardeşimiz Tahsin Bey!

Leyle-i Kadrinizi tebrik eder, muvaffakıyetler dileriz. Üstadımız size hususi selâm ediyor. Dedi ki:

Tahsin’in neşrettiği Tarihçe-i Hayat yirmi büyük mecmua kadar fayda verdi, fütuhat yaptı. Şimdi bir parça ilişmelerine kat’iyen merak etmesin. Nazar-ı dikkati celbettiği için büyük bir ilanname hükmüne geçti. Şimdiye kadar nasıl ki yirmi senedir yirmi büyük mecmua perde altında intişar etmesiyle çok büyük fütuhata medar oldu. Tarihçe-i Hayat’ın da perde altında intişarı inşâallah aynı neticeyi verecek.

Sâniyen: Madem Cenab-ı Hak, sizi Ankara’da Risale-i Nur’un başkumandanı olarak ihsan etmiş; Risale-i Nur’un, Kur’an’ın kırk vech-i i’cazından bir vechi olan nazmını beyan eden İşaratü’l-İ’caz tefsirinin neşri de size müyesser oldu. O vech-i nazım yedi kısımdır. Bir kısmı tevafukattır. Tevafukatın bir nev’i de lafza-i Celal’de görülen zahir tevafukattır.

İşte mu’cizatlı Kur’an’ımız bu tevafukatı gösteriyor. İnşâallah bu mu’cizatlı Kur’an’ın neşri ve tabı da size nasib olacak. Evvelce Üstadımız on bin lira size göndermişti. Şimdi de Kur’an’ın âyetlerine tam muvafık olarak altı bin altı yüz altmış altı lirayı ki bu para, talebelerin iki senelik tayinatından fazla kalan paradır. Bunda bir sırr-ı azîm var, aynı altın para gibi mübarektir. Başkasına sarf etmemek lâzımdır. Size bazı Kur’an’ın cüzleri ile birlikte gönderiyoruz ve pek çok selâm ediyoruz.

Kardeşleriniz Tahirî, Zübeyr, Ceylan, Sungur

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Efendi’ye yazdığı bir mektubunda Nurların ve tevafuklu Kur’an’ımızın neşrini, tab’ edilmesini ister.

… Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefatımla neticelenmesi düşüncesiyle, sizi Nurlara benim bedelime hakiki sahip ve hâmi ve muhafız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel mükemmel bir takım Risale-i Nur’u size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil hem tamamı değil fakat ekseriyet-i mutlaka eczaları Nur şakirdlerinden gayet mühim üç zatın on on beş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için hastalığım içinde bir derece tashih ettim. Bu üç zatın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukabil onun manevî fiyatı da üç şeydir:

Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar Diyanet Riyasetinin şubelerine vermek için mümkünse eski huruf, değilse yeni harf ile ve has arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyanet Riyasetinin şubelerine yirmi otuz tane teksir edilmektir. Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyanet Riyasetinin vazifesidir.

İkincisi: Madem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası hem başları hem şakirdlerisiniz, onlar sizin hakiki malınızdır. Münasip görmediğiniz risaleyi şimdilik neşrini geri bırakırsınız.

Üçüncüsü: Tevafuklu Kur’an’ımız mümkünse fotoğraf matbaasıyla tabedilsin ki tevafuktaki lem’a-i i’caziye görünsün. Hem baştaki Türkçe tarifatı ise o, Kur’an ile beraber tabedilmesin belki ayrıca bir küçük risalecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip öylece tabedilsin.“

(Emirdağ Lâhikası II, s. 12)

Üçüncü Said döneminde dış memleketler ve âlem-i İslam’da da Risale-i Nur’un neşri dönemi başlamıştır. Tercüme hizmetlerinin de başlaması için gayretler ziyadeleşmiştir.

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Medresetü’z-Zehra erkânlarına ehemmiyetli bir meseleyi havale ediyorum.

Seyyid Salih “Arabistan’da Asâ-yı Musa’nın çok lüzumu ve çok faydası olduğunu, oralarda seyahatimde anladım. Herhalde Arapçaya tercümesi lâzım geliyor.” dedi. Benim halim ve hastalığım müsaade etmediği için benim bedelime Medresetü’z-Zehra erkânı, dört yere, güzelce Arapçaya tercümesi için muhabere etsinler.

Bir mektubu Camiü’l-Ezhere, Emirdağlı Kılınç Ali vasıtasıyla orada birkaç edib zatlar tercüme etsinler.

Bir mektup da Ankara Diyanet Dairesinde Risale-i Nur’u ciddi takdir eden ve alâkadar olan bir iki âlim Arapçaya tercüme etsinler.

Biri de Kayseri kazalarından Ürgüp Müftüsü kardeşim Abdülmecid’e yazsınlar ki yirmi sene bütün kuvvetiyle Nur’a hizmet etmek ona lâzım iken etmediği için onun bedeline bütün kuvvetiyle Arapçaya tercüme etsin.

Biri de Isparta havalisinde Nur dairesindeki âlimler dahi Asâ-yı Musa’yı taksim suretinde her biri bir kısmını tercüme etsinler.

(Emirdağ Lâhikası II, s. 37)

***

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvela: Bütün ruh u canımla geçmiş Mevlid-i Nebeviyenizi tebrik ediyoruz.

Sâniyen: Sizin Nur’un neşrindeki muvaffakıyetinizi âlem-i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emareleri görünüyor ki ezcümle bir numunesi:

Pakistan Maarif Vekili Nurlar için benim yanıma geldi, Risale-i Nur’un bir kısmını aldı. “Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım.” dedi. Aldı, gitti.

Hem bu kadar aleyhimizde münafıklar çalıştıkları halde hem Avrupa’da hem Asya’da uzak yerlere Risale-i Nur’u götürmüşler. Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilan etmişler.

Hem dâhilde ehl-i iman, en ziyade muarızlar olan eski başbakan ve dâhiliye vekili yasak ettikleri Asâ-yı Musa ve Zülfikar’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemal-i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyadedir.

Hem birkaç yerde hapishane müdürleri iki üç vilayette karar vermişler ki: “Biz hapishaneleri Medrese-i Nuriye yapacağız ki bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi Nurlarla ıslah olsunlar.”

(Emirdağ Lâhikası II, s. 53)

***

Aziz, sıddık kardeşlerimiz!

Evvela: Kur’an’ın nakş-ı hurufundaki bir nevi mu’cizesini gözlere dahi gösterecek bir tarzda yazdırılan ve bu zamanda izhar edilen mu’cizeli ve yaldızlı Kur’an’ımız evvelce tab için Almanya’ya gönderilmiş ve İstanbul’da da gayret edilmişse de üç renk üzerine tabedilmesi fazla bir masrafa ihtiyaç göstermesi gibi manilerden geri kalmıştı. Bu defa matbaa işlerinde fazla ilerlemiş olan İtalya’ya numune için bir cüzü gönderildi. İstanbul’da mümkün olursa tabı için tekrar teşebbüse geçildi. Ve şimdilik bir renk mürekkeble aynı tevafuku muhafaza ile tabedilmesine başka yerde başlanacak. Ondan sonra inşâallah tam yaldızlı olarak ve üç renk ile Mısır ve Almanya veya İtalya gibi bir yerde tabedilecek.

Sâniyen: Kur’an’ın Arabî bir tefsiri ve Risale-i Nur’un Arabî Mesnevî-i Şerifi olan ve Zülfikar büyüklüğünde ve altınla yazılmaya lâyık bir mecmua dahi inşâallah teksir edilecek. Bu çok hârika ve pek ehemmiyetli ve gayet mühim ve her bir bahsi birer kitap ve birer risale olacak derecede gayet îcazkâr olan ve kırk sene evvel telif edilen bu eserleri, o zamanın hakiki ve meşhur ve büyük ulema ve meşayihi de tam takdir ve tahsin etmişler. Ve o risalelerden bir tek risale hakkında “Bu bir katre değil, bir bahirdir.” diyerek fevkalâdeliğini izhar etmekle beraber tam anlamaktan da âciz olduklarını idrak etmişler.

Risale-i Nur’un bu gayet mühim iki işini müjde ederim. Muvaffak olunması için dualarınızı bekleriz. Umumunuza pek çok selâm eder, muvaffakıyetler dileriz.

Kardeşleriniz Ceylan, Zübeyr

(Emirdağ Lâhikası II, s. 160)

Mektuplardan da anlaşıldığı gibi Üstadımızın telif ve tashih hizmetinden sonra en ziyade ehemmiyet verdiği Nurların hangi şartta olursa olsun neşridir. El yazısı ile veya teksirle veya matbuat lisanıyla veya küre-i hava veya nur unsurunu istimal ile, en gelişmiş elektronik cihazları kullanmakla… vs. bu Kur’anî hakikatleri muhtelif dillerde beşeriyetin kulağına, gözüne, aklına ve kalbine yerleştirmeye çalışmaktır. Cenab-ı Hak bizleri de bu hayırlı hizmetlerde istihdam etsin, âmin!

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir