Yeni Asya zihniyetine cevap

Muhterem A. Y.

Sitemize ulaşan sathî ve su-i zan dolu mektubunuzu hayli yaşlı ve el’an yurt dışında olan Hüsnü Ağabey’e –biraz da üzmemek için– ulaştırmadık. Birkaç noktada açıklama yapmak ihtiyacını gerekli gördük:

1- Vasiyetnamelerle alâkalı derleme –Hüsnü Ağabeyimiz yurt dışında olduğu için– sitemiz editörleri tarafından hazırlandı. Hizmetteki ağabeylerin nazarından geçti, neşrettik. Bu tarz çalışmalarımıza da devam edeceğiz.

2- Vasiyetnameyi neşirden maksadımız, bazen sosyal medyada bazen de yazılı medyada ve efkâr-ı âmmede Üstadın hizmeti ile hiç ilgisi olmayan bazı şahısların “Üstadın hizmetkârı ve yakın talebesi” olduğu gibi yanlış bilgilerin tashih maksadıyladır. Yoksa tekelcilik, inhisarcılık düşüncemizden değildir.

3- T.C. kanunları içinde –Risale-i Nur’un intişarına en ziyade engel olan ve mazide Nur talebelerinin mahkumiyetlerine ve Üstadımızın ve talebelerinin müteaddit defa mahkemelere sevkine ve çile çekmesine sebeb olan– 163. Madde’nin kaldırılması için çalışan merhum Turgut Özal’a karşı “Devletin çatısını ne ile muhafaza edeceksin?” diyerek o yoldaki çalışmalarına karşı çıkan, şimdi milletin kahir ekseriyetinin teveccühünü kaybeden ve 28 Şubat Darbesi’nin müessisi olan bir müstebitin arkasından gitmeyi demokrasi zannetmek… Ve demokratik yollarla iktidara gelen ve milletin kahir ekseriyetinin teveccühünü kazanan ve “dindar demokratlar” tabirine masadak bir kısım dindar kimseleri, kemalist ve koministlerin kullandığı “siyasal İslamcı” ittihamı ile ittiham etmek… Ve muhterem ve muazzez Ağabeyimizi de “Siyasal islamcılara dayanarak Risale-i Nur’u devletleştirme teşebbüsünde bulunuyor.” diye töhmet altında tutmak, tamamen ya bilgi kirliliği veya su-i zandır.

Bu hususu teessüflerle karşılıyoruz. Risale-i Nur’u dikkat ve tefekkürle okuyan hiç bir Nur talebesi böyle bir vehme kapılmaz.

Ancak vasiyetlerde ve lahikalarda da açıkça anlaşılır ki: Nurların hukukunu muhafaza, her Nur talebesinin ve hususan vâris vekillerin en birinci ve ehemmiyetli vazifesidir. Hiç bir surette ihmal edilemez.

Üstadımızın talebeleri, Üstadın meslek ve meşrebini; taviz vermeden, siyasal İslamcılık vs. gibi ittihamlara da sebeb olan hareketlerden ve tavırlardan da müberra olarak, Nur’un imanî, manevî, uhrevî mesleğini muhafaza ederek, siyasî ve içtimaî meselelerde Risale-i Nur’un ve Üstadımızın çizdiği programa uygun ve ifrat tefrite kaçmadan tavır alarak –Yeni Asya vs. gibi gazete ve grupların Nurculuğu siyasallaştırma çabalarına karşı– Nur’un imanı kurtarmak ve muhafaza etmek ve taklidden tahkike çıkarmak mesleğini –her türlü iftira ve çamurlara rağmen sebat ederek– muhafaza etmeye Cenab-ı Hakk’ın inayeti ile muvaffak olmuşlardır. Onlar da beşerdir, hata edebilir. Amma, Nurculuğu “siyasallaştırmak” gibi bir varta-i azimden kurtarmak lütfunda Cenab-ı Hakk muvaffak etmiştir.

Nur mesleğinde meşveret elbette mühimdir. Ama şunu da bilmek lazım ki:

“Ben yanımdaki vasiyetnamemdeki evlat kabul ettiğim küçük evlatları tevkil ediyorum. Onlarla konuşanı, benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum.…”

Emirdağ Lâhikası-2 s.227

“Risale-i Nur’un esas mesleği hakiki ihlas olmak cihetiyle şimdiki tezahür, sohbet etmek, fazla hürmet etmek; bu enaniyet zamanında bir nefis-perestlik, riyakârlık, tasannu alâmeti olmak cihetiyle ona şiddetle dokunuyor. Çünkü der:

Benimle görüşmek isteyen, eğer âhiret için Risale-i Nur için ise Risale-i Nur bana kat’iyen ihtiyaç bırakmamış. Milyonlar nüshası her birisi on Said kadar fayda veriyor.
Eğer dünya cihetiyle ve dünyaya ait işler için görüşmek ise o, dünyayı şiddetle terk ettiği için dünyaya dair şeyleri malayani, vakti zayi etmek olduğu için cidden sıkılır.
Eğer Risale-i Nur’un hizmetine, intişarına ait olsa bana hizmet eden hakiki fedakâr talebelerim ve manevî evlatlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfi, bana hiç ihtiyaç yok.
Uzun yerlerden, uzak memleketlerden gelenlerle beraber başka kardeşlerimizin de hatırları kırılmasın. Çünkü on seneden beridir her sabah okuduğu ve başkaları onu tevkil ettiği evrad okumasında sevabı bağışladığı vakit der ki:
“Yâ Rabbi! Benimle görüşmek için gelip görüşmeden dönenlerin defter-i a’maline de yazılsın.” diye ruhlarına hediye ediyor.
Üstadımızın bu halini kardeşlerimize beyan ediyoruz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hizmetinde bulunan Nur talebeleri”
Emirdağ Lâhikası-2 s.214

gibi Üstadımızın mektub ve vasiyetlerinde muhatab olan ve “Onlarla konuşanı benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum.” dediği zatlar elbette birinci derecede Nur’un erkan dairesinde rey sahibi olduğunu hatırda tutmak gerektir.

Nurların çok ellerde neşredilmesi meselesini anlamak için herhalde az da olsa dikkat istiyor:

Evet, Nur dersleri ve dershaneleri umumîdir, Kur’an’ın nuru kayıt altına alınamaz. Almaya çalışan da bedbahttır. Fakat, tab meselesi ise bazı esasları iktiza ettiği, lâhika ve vasiyetlerden de anlaşılacağı üzere muhakkaktır.

1- Layık ellerde neşredilmesi,
2- Siyasî, dünyevî, maddî, şahsî maksadlara alet edilmemesi; yani Nurları neşreden müessese veya şahısların ya Nur’un has talebesi veya müessese ise müstakil Nur’a ait olması gerekir.
3- En mühimmi de herhalde sıhhatinin korunması, yani aslına uygun olması (“sadeleştirme” adı altında tahrifattan veya “şerh ve tahşiye” adı altında Risale-i Nur’un tarzına uymayan bilgilerden ve de –vaktiyle Üstadın izin vermediği veya sonradan men ettiği– lügatçe, dipnot, önsöz, biyoğrafi vs. gibi lüzümsüz veya iltibasa vesile olacak keyfiyetlerden safi olması) gerekir. Bu konuda Üstadın hassasiyetini yakından bilen vârisleri ve Nur’un naşirlerinin şahidliklerine itimat ediyoruz. Neşriyat hizmetinde uzun yıllarını vermiş kardeşlerimize malumdur.
4- Üstad telif hakkı taleb etmemiştir. Onun yerinde talebe-i ulûm tayinatını şart koşmuştur. Bu hususdaki tedbiri ise mutlak vekillerine veya vâris olan hizmetkârlarına tevdi ettiğini açık açık vasiyetlerinde yazmıştır. Hayatında istihdam ettiği naşirlerce de umumun da malumudur. Bu mesele açıkken bu zatlar yani telif hakkı sahibi oldukları bilinirken ve memleketimizde umuma kafi miktar Nurlar neşrolunurken, “Önüne gelen herkes Risale-i Nur neşredebilir, istediği haltı karıştırabilir, sadeleştirebilir, tahrif edebilir, Nurların sahibi de kimdir?” gibi bir tavır Nur talebesine yakışmıyor zannediyoruz.
5- Devlet eli ile neşredilmesi ise: Üstadın, Diyanet İşleri Başkanlığına yazdığı mektuptan da anlaşılacağı gibi “Başında tashihatı için haslardan bir Nur talebesinin bulunması.” şartını koymuş ve Diyanetin basmasını arzu etmiştir. Olursa Nur’un bir fütuhatı gözüyle bakmalıyız.

Şundan emin olmalıyız ki ne hükumetin ve ne de Ağabeylerimizin Nurların neşrini men etmek gibi bir teşebbüsleri yoktur. Bakanlığın, hukuken baskı hakkı kime ait olduğunun tesbiti çalışması yaptığı yolunda bazı bilgiler var. Ağabeylerimizin de bütün gayreti Üstadın gayesinin tahakkukudur. Risale-i Nur’u tahrif edenlere, su-i istimal edenlere karşı tedbirler düşünmeleri en makul ve mübrem vazifeleri olsa gerektir. Risale-i Nur’un neşir hizmeti âlem-i İslam’da ve bütün dünyada muhtelif dillerde devam etmektedir. Vasiyette ismi geçen ağabeylerimizin bütün Nur talebelerini inhisar altına almak şeklinde bir tavırları olmadığı gibi kemal-i şevk ve sevinçle seyredip vesile olanları da takdir ve tebriklerle teşvik etmektedirler.

Sizin, Nurları neşretmeniz meselesi ise:

Asla uygun olmadığı ve değil yalnız ağabeylerin hiç bir Risale-i Nur talebelesinin tasvibi olmadığı gibi Yeni Asya’nın gaye ve kuruluş şartlarına da uygun olmadığı herkes tarafından bilinmektedir. Yeni Asya, Nur talebeleri ve Risale-i Nur’un müdafaası için başta merhum ve muazzez Zübeyr Ağabey olmak üzere ağabeylerin ve cemaatin istişaresi ile Nurculuğa ve şahs-ı manevîye mal olmadan yayın yapması için kurulmuştur. Eğer cemaata mal olursa kapatılacaktır. Çünki siyasi keşmekeşlikler Nur’un safi hizmetine zarar verecektir. Bu manayı teyiden:

“Kahraman Burhan’ın Serbest Fırkasının reisine verdiği cevap güzeldir. Evet Nurcular, siyasetlerle alâkaları olmaz. Yalnız iman hakikatleriyle bütün hayatları bağlıdır. Şimdiye kadar gizli komiteden, siyaseti dinsizliğe ve zındıkaya âlet edenler, istibdad-ı mutlakla Nurcuları ezdiler. İnşâallah bir sebep çıkar (Hâşiye: Demokrat çıktı, bir derece kırdı.) o istibdadı kıracak, masum ve mazlum Nurcuları kurtaracak.
Fakat çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır. Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tabi ve dâhil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinad olur. Fakat siyaset hesabına değil belki Nurların intişarı ve maslahatı hesabına bazı kardeşler, Nurlar namına değil belki kendi şahısları namına girebilir. Hususan mübarek Isparta’nın şimdiye kadar Nurlar medresesi olması ve muarızların dahi ona çok ilişmemesi noktasında, dâhilde tarafgirane vaziyet almamak, muterizlerin nedametine ve hakikate dönmelerine bir vesile olabilir. Siz daha iyi bilirsiniz.”

Emirdağ Lâhikası-1 s.160

***

“Fakat Nur Risalelerinin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok ve Risale-i Nur, rıza-i İlahîden başka hiçbir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur’un mensupları, içtimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, Doğu gibi mücahidler iman hakikatlerini ehl-i dalaletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz fakat siyaset noktasında değil.
Çünkü iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği, bu manayı zedeler. İhlas kırılır. Onun içindir ki Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur’u hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar.
Hem Nur Risaleleri küfr-ü mutlakı kırdığı için küfr-ü mutlakın altındaki anarşiliği ve üstündeki istibdad-ı mutlakı kırdığı cihetle, bir nevi siyasete teması var tevehhüm edilmiş. Halbuki Nur’un tercümanı, bir tek mesele-i imaniyeyi dünya saltanatına değişmediğini mahkemelerde dava edip yirmi beş sene tarz-ı hayatıyla ve emarelerle ispat etmiştir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşleriniz Sadık, İbrahim, Zübeyr”
Emirdağ Lâhikası-2 s.36

Yeni Asya 1970’li senelerde Risale-i Nur’un maslahatı için kurulmuş ancak Mustafa Polat’ın ve 1971’de de Zübeyir Ağabeyin vefatlarıyla hem maksadının dışına çıkmış hem içtimaî ve siyasî hadd ü hesaba gelmez hatalar işlemiştir. O yanlış gözlükle de Üstadın has ve halis, selef ve halef bütün manevî talebelerini rencide etmiş.

Bir tanesini nakledelim: Üstadımızın muhterem ve fedakar talebesi Abdullah Ağabey –diğer ağabeylerin de istişaresi ile– resmî ve açıkça neşriyat yapılmasının vakti geldiğini ve hikmetli olduğunu düşünerek Sözler Yayınevi’ni kurdu ve neşriyata başladı, çok geçmeden Yeni Asya hodserane bir tarzda Risaleleri basmaya başladı. Başta merhum Tahir Ağabey olmak üzere derin üzüntüye sebeb oldu. Her ne ise… Risale-i Nur’un siyasî bir kaynaktan çıkmaması ve ittihada zarar gelmemesi için Yeni Asya bünyesinde olmamakla beraber aynı safta hizmet eden ağabeylerin idaresine Sungur Ağabeyin ismi altında devredildi. Ama zihniyet-i inhisar yine sizleri ihtilafa götürdü. Şimdi de hata ettiğini söylediğiniz ağabeyleri ittihamdan vazgeçmek ve kendinizi tashih etmek yerine aynı tarz devam ediyorsunuz. Üstadın son fedakâr hizmetkârından birini de hadiselerin iç yüzünü bilmeden rencide ediyorsunuz.

Nurların metin birliği için toplanıp meşverete çağırmak konusuna gelince:

Üstadımızın ve naşirlerinin ve Zübeyir Ağabey ve en son da Sungur Ağabey ve yardımcılarının gayretleri ile metin birliği temin edilmiştir. Fakat başta Yeni Asya ve emsali; Üstadın maksadına uymayan tarz-ı neşriyatla bu metin birliğine zarar vermiş, bir sürü yanlış ve eksik malumat ekleyerek mahza ilhamat, sünühat ve istihracat-ı Kur’aniye olan o elmas hazinesine, beşerî ve felsefî bilgileri doldurmuşlardır. Bundan dolayı da teessüflerimizi bildirmek istiyoruz.

İçtimaî ve siyasî meselelerde kendisini güncelleme vizyonunu yakalayamayan Yeni Asya bir yandan acınacak bir duruma düşmüş diğer yandan “Zübeyr Ağabeyin ve Risale-i Nur’un meslek ve meşrebine uygun çizgideyiz.” deyip diğer Nur taleberinin fikirlerine ehemmiyet vermemiş, çok manevî dua ve destekten mahrum kalmıştır.

Son söz olarak: Nurlara küll olarak bakmanızı; Üstadımızın 1950’den sonra tekrar nazardan geçirip neşre hazırladığı Barla, Kastamonu, Emirdağ-1 ve Emirdağ-2 Lâhikalarıyla İhlas, Uhuvvet ve Hücümat-ı Sitte Risalelerini ve dahi yine Üstadımızın 1950’den sonra tercümesini kendisi yapıp “Benden hayat-ı içtimaiyeye siyasiyeye ait ders istiyorlar. Benim hayat-ı içtimaiye ve siyasiyeye dair dersim işte bu Hutbe-i Şamiye’dir.” dediği Hutbe-i Şamiye, Münazarat ve İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi gibi eski ve yeni eserlerini sakin bir ortamda okumanızı sonra da “35 senedir kim hata yapmış?” bir nefis muhasebesinde bulunmanızı belki hüsn-ü edebe zıt düşecek ama Allah rızası için tavsiye ederim.

Size bir kaç nokta daha hatırlatmak isterim:

1- Üstadın ve Risale-i Nur’un –yine Risale-i Nur’un düsturlarının dışına çıkmadan– iman, hayat (yani içtimaî hayatta şeair-i İslâmiyenin ihyası) ve şeriat (yani ahkâm-ı Kur’aniyenin icrası ki ittihad-ı İslam’a istinaden yapılabilecek) üç mühim vazifesi vardır. Birbirine iltibas etmeden ince düsturları Risale-i Nur tazammun etmektedir.

2- Demokrasi diye üstadın bir gayesi yoktur. Olamaz da… Üstad lemaatta ne diyor:

“O deha ile bu hüda menşeleri ayrıdır: Hüda semadan indi, deha zeminden çıktı. Hüda kalpte işliyor, dimağı da işletir.
Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, taneleri sümbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İstidad-ı kemali birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sima ediyor insan-ı himmet-perver.
Deha ise evvela nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsanî neşv ü nema buluyor.
Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın simasını beşerde gösteriyor. Hüda, hayateyne saadet veriyor. Dâreyne ziya neşrediyor.
İnsanı yükseltiyor. Deccal-misal (*Bunda da bir ince işaret var.) deha-yı a’ver, bir dâr ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.
Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüda, şuurlu sanatı tanır, hikmetli kudrete bakar. Deha, zemine küfran perdesi çeker. Hüda, şükran nurunu serper.
Bu sırdandır: Deha, âmâ-i asamm; hüda, semî’-i basîr. Dehanın nazarında, zemindeki nimetler sahipsiz ganimettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdanın nazarında, zeminin sinesinde kâinatın yüzünde
Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı. Her nimetin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem: Medeniyette vardır mehasin-i kesîre lâkin onlar değildir ne Nasraniyet malı, ne Avrupa icadı,
Ne şu asrın sanatı, belki umum malıdır: Telahuk-u efkârdan, semavî şerâyi’den hem hâcat-ı fıtrîden, hususan şer’-i Ahmedî,
İslâmî inkılabdan neş’et eden bir maldır. Kimse temellük etmez.”

Sözler, s. 715

Ancak Üstadımız, meşveret ve şûraya çok ehemmiyet vermiştir. Hakk’ın kanunları Kur’an’ın prensipleri ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Ancak şartları haiz liyakatlı olan idarecilerin –Allah’ın kanunlarını tatbik etmek üzere– şûra ve ehil olanlar tarafından seçilmesi gibi konular bizim ve meşrebimizin konusu olmamakla beraber demokratik yollarla seçilebilir diye düşünüyorum.

Hutbe-i Şamiye’den

” Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.
وَ اَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ
âyet-i kerîmesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet, nasıl ki nev-i beşerdeki “telahuk-u efkâr” unvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır. Yani nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıtalar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki üç yüz belki dört yüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir ki o hürriyet-i şer’iye, âdab-ı şer’iye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer’iye, iki esası emreder:
اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَ لاَ يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ
لاَ يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ ❊ نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمنِ
Yani iman bunu iktiza ediyor ki tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi –Allah’tan başka– kendinize Rab yapmayınız!… Yani Allah’ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet-i şer’iye; Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hâssasıdır.
فَلْيَحْيَا الصِّدْقُ وَلاَ عَاشَ الْيَاْسُ فَلْتَدُمِ الْمُحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورَى وَالْمَلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوَى وَالسَّلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin!. Şûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese tabi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hüda’ya tabi olanlar üstüne olsun, âmin!
Eğer denilse: Neden şûraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkisi nasıl o şûra ile olabilir?
Elcevap: Nur’un Yirmi Birinci Lem’a-i İhlasında izah edildiği gibi; haklı şûra ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi ihlas ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûra-yı şer’î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.”

Hutbe-i Şamiye, s. 63

Çünkü Üstadımız seçme ve seçilme konusunda tavrını açıkça ortaya koymuştur. Seçimde rey kullanmıştır. Aslî olan içtimaî ve siyasî hedeflerini bütün Külliyat’ta hususan Hutbe-i Şamiye’de izah etmiştir. İlcaat-ı zamana göre de demokrasi ve hürriyet ortamında hizmetin inkişafını yönlendirmiş ve zaman ve zemine göre hatt-ı hareket tayin etmiştir. 25 senelik müstebitler hükumeti zamanında siyasete talip olmadığını ifade etmiş; daha sonraki dönemde de siyasetten içtinab ve iman hizmetine devam düsturundan taviz vermemekle beraber, vazifemiz olan iman hizmetine zarar vermeyecek ve alet etmeyecek bir tarz ile mümkün olduğu kadar müstebit Halk Partisi’ne karşı Ahrarları desteklemiştir. Zaman zaman da bir mürşid olarak bütün siyasî dönemlerde olduğu gibi Demokratları irşad ve ikaz edici mektuplar yazmış, hem onlara hem Nur talebelerine içtimaî ve siyasî konularda da yol göstermiş, bütün içtimaî ve siyasî cereyanları din lehinde kullanmaya, alet etmeye çalışmıştır. Üstadımız Sultan Abdulhamid, Sultan Reşad, İttihatçılar, Birinci Meclis, Hilmi Oran hatta İkinci Reis-i Cumhur’a yazdığı mektup gibi ikaz ve teşebbüslerini siyaseti dine alet maksadıyla yaptığını bilmek gerektir. Bütün bu harekatında dini, siyasetçilere alet etme imkanı vermemiş, hizmetin imanî olan karekterini değiştirmemiştir. Yani hiç bir vakit Yeni Asya’nın konumuna hizmet-i iman ve Kur’an’ı düşürmemiştir. Allah bu kardeşlerimize de istikamet versin.

3- Üstad ehven-i şer olarak Demokrat Parti’ye karşı müsbet hareket etmeyi ders vermiş. Dolayısıyla onların çirkin uygulamalarına ortak olmamış, “Küfre rıza küfürdür, zülme rıza zülümdür.” düsturuyla bizleri menfî neticelerinden koruma altına almıştır.

4- Üstadımız istibdadatın her türlüsüne karşıdır. Fakat hürriyeti, hürriyet-i şeriye; meşrutiyeti de (dolayısıyla Cumhuriyeti de) meşrutiyet-i meşrua kaydı ile kabul etmiştir. İttifak hüdadadır, heva ve heveste değil. İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar.

“Bazıları “Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksat eden ittihad-ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levazım-ı medeniyeye münafîdir” diyorlar.
Elcevap: Asıl mü’min, hakkıyla hürdür. Sâni’-i âlem’e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar imana kuvvet verilse hürriyet de o kadar kuvvet bulur.
Amma hürriyet-i mutlak ise vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir.
Sâlisen: Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübaliler ve zındıklar iyi bilsinler ki dinsizlikle ve sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır –istihsan ettiği– libası erkek giyse maskara olur.”

Hutbe-i Şamiye, s. 98

Bu yazılan ve Nurlardan kopyaladığımız konuları ne için kaydettik? Çünkü makamlar karıştırılmakta, Üstadın yalnızca bir sözü veya hatırası esas alınarak muvazene-i şer’iyyede veya Nur mesleğinde dengesizliklere sebeb olmaktadır.
Sizleri üzdük ise özür diler selam ve hürmetlerimi arz ederim!

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir