MUVAZENESİZ İDDİALAR – 1

Merhum Hulusi Bey’in ‘meczub’ olarak tavsif ettiği “şarklı” bir molla, “mutlak vekil ancak Allah’tır” diye, Üstadımızın bir vasiyetnamesindeki ‘mutlak vekil’ kelimesine mukabele edip lüzumsuz beyanlar neşrediyor.

Şarklı bir molla diyorum lakin adam Garplı feylesoflar gibi felsefe yapıyor. İddialarına dair şeriatın temel taşı olan Kur’an ve Sünnetten hiçbir delil getiremiyor. Getirdiği delilleri de gerçek manasından saptırarak hak ile batılı birbirine karıştırıyor.

Öyle anlaşılıyor ki; bu beyefendi, gizli bir komite ve çaptan düşmüş komiteciler tarafından kullanılıyor.

Bu beyefendi ne demek istiyor?

Şeriata muhalif olarak böyle vasiyet yazılamayacağını doğrudan söylemeye cesaret edemediği için de Üstadımızın yanında, hizmetinde istihdam ettiği ciddi, sadakatli, fedakâr talebelerini, hizmetkârlarını böyle vasiyetnameleri uydurmuşlar diye ittiham ediyor.

Açık bir ibareyle iftira ediyor!

Evet, Molla efendinin söylediği doğrudur. Allah, mutlak vekildir. Amenna! 

Fakat bu başkaları için ‘mutlak vekil’ tabiri kullanılmaz manasına asla gelmez. Hatta, Esma-i Hüsna’dan sadece Zat-ı Akdese delâlet eden isimler müstesna diğer isimler Allah’dan başkası için de kullanılabilir.

Sıfat olarak ‘mutlak vekil’ tabiri, İslam şeriatında ve fıkıh kitablarında kullanılmıştır. Ve Üstad da kullanmıştır. Hâşâ bu tabiri şeriatın sınırları dışında kullanmadığı gibi belağat noktasında da abes bir mana yüklemek cehaletin belki hamakatin alametidir.

Tevhid-i hakiki dersini, Kur’anî bir tarzda Risale-i Nur’dan külli ve en ekmel bir tarzda ders alan Nur Talebeleri de ‘mutlak vekil’ kelimesine şeriatın hakikatına muhalif hiçbir mana yüklememişlerdir. 

Bedîüzzaman Hazretleri’nin, vârislerinden bir kısmını mutlak vekil tayin etmesinden anlaşılan ilmi manalar, Mesela;

A) Risale-i Nur eserlerinin muhafazası, müdafaası, tebdil ve tağyir edilmemesi, hakaik-i imaniyenin neşri ve talimi dışında başka manaya, maksada alet edilmemesi umum Nur Talebelerinin aslî vazifesi olmakla beraber– herkesten ziyade vâris ve mutlak vekil ağabeylerin en mühim bir vazifesi olduğunu herkes sarahaten anladığı gibi;

B) Risale-i Nur neşriyatının tashih ve tertibini aynen Üstad’dan gördükleri gibi naşirlerce tatbikini murakabe etmek, gerekirse tatbik ve icra etmek;

C) Talebe-i ulum tayinatının ehil olan fedakâr talebelere tevzi edilmesi gibi maddi vazifeleri deruhte etmek;D) Bu hizmetleri tatbik ederken ve Nur hizmetlerinin bütün safhalarında Üstadımızdan gördükleri ve Nurlarda tesbit edildiği gibi Risale-i Nur’un hizmet tarzını ve meslek-i Nuriye’yi muhafaza etmek;

E) Hizmet-i Nuriye’de bulunan ve Risale-i Nur neşriyatını deruhte eden vârisler ve mutlak vekiller kendi aralarında ve ehl-i hizmet mabeyninde tesanüdü muhafaza etmek ile mükellef oluklarını her bir Nur talebesi idrak eder. 

Bazılarının ya ifrat ve tefrit ile ileri sürdükleri art niyetli değerlendirmeler tamamen kendilerine aittirler. Nur Talebeleri tahkik ehlidir. Böyle safsatalardan müberradır.

Şimdi değerlendirme yapalım, malum hoca ve avenelerinin itirazlarına sebeb, çok açık ifade edilmeyen birkaç madde var. 

Birincisi, Üstad güya onların vehmine göre bu muhterem zevatı, Nur ağabeylerimizi, mürşid makamında post nişin olarak tensip etmiş(!) O cihetten rekabet hisleri depreşmeye başlamışmış…

Bu birinci maddeye kısa cevap ise:

“Ben size nisbeten kardeşim, mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârane dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette, taksimü’l-mesai kaidesiyle iştirak etmişiz. 

Tesanüdümüzden hasıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.” (Kastamonu Lâhikası) diyen bir Üstad başkalarını mürşid olarak vâris bırakır mı?

Üstadın böyle bir maksadı olmadığı katiyen anlaşılmaktadır.

Anlaşılmaz ise demek ki ehl-i tarikatta olduğu gibi şahsın merciiyyeti esasına bağlı bir hizmet tarzı tevehhüm edildiği için o perde geçilememesinden doğru anlaşılamamıştır ki Risale-i Nur, ilm-i iman ve Kur’an içinde hakaika bir yol gösterir ve Kur’an’a hizmetkârlığı makamatlara tercih eder, delil ve burhana ehemmiyet verir. Bu durumda peki mürşid ve rehber kimdir, nedir? Cevabı açıktır:

İrşad vazifesini Kur’an-ı Hâkim’in en müstesna manevî bir tefsiri olan Risale-i Nur’a bırakmıştır. Merhum Mehmet Feyzi ağabeyin tabiri ile “Üstadın hayat-ı saniyesi Risale-i Nur ile devam ediyor.”

Bediüzzaman’ın hizmetkârları ve vasiyetnamelerde ismi geçen ve geçmeyen talebeleri devamlı bir surette nazarı Kur’an-ı Hakim’in hakaikinin tefsiri olan Risale-i Nura çevirmişler, şahsiyet zamanı olmadığını ihtar ederek şahıslarını merciiyyete aday görmemişler, reddetmişler ve doğruyu doğru söylemiş ve hak olanı ilan etmişlerdir.

 

(!) Makale devam edecek, inşaallah…

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir